Dünyadan Haberler

ABD/İsrail – İran savaşı ve Hark Adası / Haluk Dural

Haluk Dural
Milli Merkez Genel Sekreteri 
22.03.2026

***

Giriş

28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail-İran çatışması, yüzeyden bakıldığında bölgesel bir askerî kriz gibi görünüyor. Füze saldırıları, hava savunma salvoları, deniz geçiş gerginlikleri, bunların hepsi tanıdık bir Ortadoğu savaş dilinin parçaları. Ama bu savaş ABD’nin askerî caydırıcılığı, doların vazgeçilmezliği, enerji akışının sürekliliği ve NATO’nun işlevselliğinin sorgulanmasına yol açmaktadır.

Trump’ın kamuoyuna anlattığı hikâyeler ile sahadaki gerçeklik arasında giderek büyüyen bir uçurum var ve bu uçurum ABD’nin karar alma kapasitesini, müttefik güvenini ve savaşın gidişatını doğrudan etkilemektedir. Bu savaşla birlikte ABD’nin askerî üstünlüğü, İsrail’in mutlak güvenlik iddiası, Körfez monarşilerinin istikrar varsayımı, enerji akışının kesintisizliği, doların küresel egemenliği artık ciddi biçimde sorgulanmaktadır.

Örneğin 20 Mart tarihli söyleşisinde Trump, aynı gün içinde İran’ın donanmasının, hava kuvvetlerinin ve hava savunmasının “neredeyse tamamen yok edildiğini”, ABD’nin “istediği yerde istediği gibi uçtuğunu” açıkladı. Ancak birkaç saat sonra İran hava savunmasının bir F-35’i vurduğuna dair görüntüler dolaşıma girdi. Bir yandan “İran bitmiş” derken öte yandan Hürmüz’ü açmak için NATO donanmalarından yardım istemektedir. Trump’ın bu dengesiz açıklamalarının benzerlerini Amerikalı bakanlar; İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller, Hazine Bakanı Scott Bessent, Savaş Bakanı Pete Hegseth gibi yönetimin etkili isimleri de İran rejiminin çökmekte olduğu, lider kadronun dağıldığı, mali sistemin felç olduğu söylüyorlar. 

ABD yönetiminin kendi ürettiği yalanlara kendisi de inanmaya başlamasına stratejik körleşme denir. Benzer yalan üretimi medya-ekran-siyaset üçgeninde de görülmektedir. Bu durum II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde Kızıl Ordu Berlin’e girerken Alman radyolarının hâlâ cephelerdeki askerî zafer masalları anlatmasını hatırlatmaktadır.

“ABD’de 1947 Ulusal Güvenlik Yasası’yla kurulan sistem, istihbaratın bağımsız analiz üretmesini ve bu analizlerin siyaset üstü biçimde karar vericiye sunulmasını öngörür. Ama bazı tarafsız gözlemcilere göre karar alma mekanizması tersine dönmüş durumda, istihbarat değerlendirmeleri siyasi hedeflere uyarlanıyor, eleştirel sesler filtreleniyor, karar vericinin karşısına alternatif senaryolar değil mevcut çizgiyi pekiştiren görüşler çıkıyor.”[ ]

Savaşın ilk haftalarında Washington’dan yükselen savaş tanımı;  hızlı, kararlı, ezici bir operasyon şeklindeydi. İran’ın askerî kapasitesi kırılacak, rejim baskı altına alınacak, mesele kapanacaktı. Ancak artık İran’a karşı hızlı, kesin ve düşük maliyetli bir zafer, mevcut koşullarda son derece zor, neredeyse imkânsıza yakındır.

Çünkü İran’ın yüzölçümü 1,650 milyon km2, nüfusu doksan milyonu aşıyor olup, topografyası dağlık ve savunmaya son derece elverişlidir. ABD’nin geçmişte İran’a karşı yaptığı savaş oyunlarında (aşağıdaki MC02 tatbikatı) bile çok ağır kayıplar verildiği, üstelik bunun İran’ın bugünkü füze ve teknoloji kapasitesine ulaşmadığı dönemde gerçekleştiği bilinmektedir. 

Trump’ın kara harekâtından bahsetmesi hedefin ne olduğunun netleşmesini gerektirir. Yani askerler neyi kontrol edecek, hangi coğrafyada tutunacak, ne kadar süreyle bunu sürdürecek? İran’ın yaklaşık 1800 kilometrelik Körfez kıyı hattını sınırlı sayıda deniz piyadesiyle kontrol etmek pratik olarak mümkün değildir. Üstelik bu kıyı düz bir sahil değil; dağlık alanlar, dar geçitler, gizli füze mevzileri ve çok katmanlı savunma unsurları içeren karmaşık bir araziye sahiptir.

İran kıyılarında operasyon yürütmenin ne kadar zor olduğunun aslında onlarca yıldır bilinmektedir. Klasik amfibi çıkarma senaryoları bu arazide son derece yüksek kayıp riski taşır. Hark Adası gibi stratejik hedeflere bile ulaşmak, kâğıt üzerinde göründüğü kadar kolay değildir. Nitekim Amerikan ordusu muhtemel bir Hark adası harekâtının senaryosunu geçmişte yaptığı tatbikatlarda irdelemiştir.

Yüzyılın Meydan Okuması (Millenium Challenge 2002-MC02) tatbikatı[ ]

“Amerikan ordusu 24 Temmuz 2002’de Nevada’da 22 gün süren bir tatbikat yapmıştır. Yüzyılın Meydan Okuması (Millenium Challenge 2002-MC02) isimli tatbikatının senaryosu; büyük bir cephe savaşına dönüşme potansiyeline sahip, üst düzey, küçük ölçekli bir beklenmedik durumdan oluşuyordu. Veri tabanını doldurmak için gerçek dünya verileri kullanıldı ve gerçekçi Mavi ve Kırmızı kuvvet planlama sürecini desteklemek için kaynak materyalin mevcudiyetini sağlandı.

Tatbikat senaryosu 2007 zaman diliminde kuruldu. İlgili ülke (Kırmızı), ABD (Mavi) kuvvetlerinin makul bir şekilde karşılaşmayı bekleyebileceği bir dizi yeteneğe sahipti. Kırmızı, coğrafi olarak stratejik bir bölgede bulunuyordu ve dünya topluluğu için kritik öneme sahip doğal kaynaklara sahipti.

Senaryo, Kırmızı’nın bir doğal afete (deprem) maruz kalmasıyla başladı ve ardından gelen olaylar zinciri, haydut bir askeri komutanın ayrılmasıyla sonuçlandı. Güney Müşterek Görev Gücü (CJTF-S) Komutanı olarak tanımlanan o ve ona bağlı askeri komutanlar, ulusal hükümetin kontrolünden uzaklaştılar. Kırmızı liderlik içinde isyancı bir unsur olan CJTF-S, bölgesel güç ve kontrol sağlamak amacıyla konvansiyonel askeri, asimetrik, diplomatik, enformasyon, ekonomik ve terörist uygulamalar dahil olmak üzere geniş çaplı eylemler gerçekleştirdi. Yerel adaların ulusal mülkiyetine ilişkin merkezi hükümetle olan anlaşmazlık; CJTF-S’nin tartışmalı adaları ele geçirmesine, güvenli geçişi sağlamak için CJTF-S sponsorluğunda bir askeri eskort hizmetinin başlatılmasına ve bu hizmetin kullanımı için ilgili bir geçiş ücretine yol açtı. Bu saldırgan eylemler, bölgesel güvenliğin istikrarsızlaşmasına yol açtı ve bölge ve dünya ekonomileri için doğrudan bir tehdit oluşturdu. Mavi’nin (Amerikanın) hedefleri, uluslararası ticaret için nakliye yollarının güvenliğini sağlamaktı; CJTF-S’nin kitle etkili silah (weapons of mass effect-WME) kabiliyetini etkisiz hale getirmek ve Dünya Mahkemesi kararına uygun olarak tartışmalı adaların egemen kontrolünü tesis etmekti.

Tüm bu unsurlar, MC02 hedeflerinin tam olarak incelenmesine yardımcı olan gerçekçi bir dizi koşula katkıda bulunmuştur. Bu senaryo, Afganistan ve Irak’taki düşmanlıklardan önce geliştirilmiş olmasına rağmen, benzer bir karmaşık durum sağlamıştır.

Çatışma sahası, Kırmızı liderlik içinde Mavi’nin eylemlerine sempati duyanların Mavi’yi tam olarak desteklemekten, düpedüz düşmanlığa kadar değişen ve hangi oyuncuların kimler olduğu konusunda önemli ölçüde belirsizliğe sahip çeşitli oyuncuların bulunduğu bir ortamda faaliyet gösteren düşmanca bir askeri güç içeriyordu. Bu, gelecekteki çatışmanın makul bir senaryosu olarak seçilmiş olsa da güncel olaylar bunun makul olmaktan daha fazlasını göstermiştir.” 

Millennium Challenge 2002’nin Türk internetinde bolca tartışılmayan ancak Batı basınında bolca konuşulan kısmı ise simülasyonda “Mavi Kuvvetler”in yani Amerika’nın yenilmesidir. Vietnam’dan Körfez Savaşı’na kadar pek çok savaşa katılmış tecrübeli bir asker olan Emekli Korgeneral Paul K. Van Riper tarafından yönetilen “Kırmızı Kuvvetler” asimetrik savaş taktiklerini yönelir.

Öncelikle Mavi Kuvvetler kendisine saldırılmasını beklemeden öncü bir taarruzda bulunur. Kırmızı Kuvvetler, elektronik istihbaratta kendilerinden çok daha güçlü olan Mavi Kuvvetler’in takibinden kaçmak için motosikletli kuryelerle ya da ezana konulan gizli şifrelerle haberleşir. Önemli deniz yolunu mayınlarla kapatırken öbür yandan da Çin yapımı gemisavar füzelerle yüklü çok sayıda küçük sürat teknesiyle Mavi Kuvvetler donanmasına ciddi zararlar verir. Bir uçak gemisi ve iki helikopter gemisi olmak üzere toplamda 16 gemi kaybeden Mavi Kuvvetler, savaşın ilk gününde 20 bin asker kaybeder.

Kendi simülasyonunda kendi ordusunun kaybettiğini kabul etmek istemeyen Pentagon, duruma el atar ve simülasyon pek çok kısıtla yeniden başlatılır. Bu sefer simülasyon önceden hazırlanmış metne göre hareket eder ve Mavi Kuvvetler galip gelir. Van Riper bu durumu protesto eder ve simülasyonun geri kalanına katılmaz. Simülasyonun Amerikan basınında bu kadar yer almasının bir sebebi de bu durumdur. Zira gerçek bir savaşta düşmanın nasıl davranacağını dikte edemezsiniz.[ ]

MC02 tatbikatında bahsi geçen ülke İran, ticaret yolu ise Hürmüz Boğazı’dır.

İşgale uğrayan ada ise İran’ın petrol ve doğal gazının ihraç merkezi Hark adasıdır.

***

Şekil-1: Hark Adası, 

LİNK : https://gazeteoksijen.com/dunya/1984-yilindaki-cia-raporu-abd-neden-42-yil-sonra-irandaki-hark-adasina-saldirdi-268760

Hark Adası, etrafında büyük tankerlerin yanaşabileceği kadar deniz derinliğine sahiptir. İran’ın ham petrol ihracatının yüzde 90’ı bu adadan yapılmaktadır. Buranın kontrolü, Tahran rejimine karşı ‘ekonomik nakavt’ hamlesi olarak görülür. ABD basınının Beyaz Saray kaynaklarına dayandırdığı habere göre Trump yönetimi, Hürmüz Boğazı’nı açmaya zorlamak için iki radikal senaryoyu masaya yatırdı:

– Deniz ablukası: Hark Adası’nın tamamen dış dünyadan izole edilmesi
– Askeri işgal: Kara birlikleriyle adanın kontrolünün ele geçirilmesi

Ancak Hark adasına deniz ablukası uygulayabilmek için Amerikan donanmasının Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Basra Körfezi’ne girebilmesi gerekir. Bu amaçla kullanılacak olan USS Abraham Lincoln uçak gemisi ve saldırı grubu İran’ın yoğun füze ve İHA tehdidi nedeniyle İran kıyılarına yaklaşamadığı için Trump NATO ülkelerinden Hürmüz’e gemi göndermelerini istedi. Ancak bu ülkeler konunun NATO görev kapsamında olmadığı için Trump’ın isteğini reddettiler. Ayrıca Kızıldeniz’de bulunan USS Gerald R. Ford uçak gemisi ise Yemen’deki Husilerin Bab el-Mendeb boğazını kapatma ihtimali nedeniyle boğaza yaklaşamadan, sözüm ona çamaşırhanede çıkan bir yangın bahanesiyle, Girit’teki Suda üssüne doğru yüzgeri ederek harekât sahasından çekildi.   

Bu durumda Hark adasının denizden ablukası hikâye olurken, geriye sadece havadan indirme seçeneği kalır ki, bu ise intihar demektir.

Amerika Hürmüz Boğazı üzerindeki baskıyı arttırmak için Japonya’nın Okinawa adasında konuşlanmış, ABD Deniz Piyadeleri’nin sürekli ileri konuşlu tek “Deniz Hava Kara Görev Gücü” yaklaşık 2.500 kişilik amfibi operasyon yapabilen Deniz Piyade Seferi Birliğini (31. Marine Expeditionary Unit-MEU) USS Tripoli amfibi hücum gemisiyle bölgeye göndermiştir. Ayrıca ABD, San Diego’dan 11. Deniz Piyade Sefer Birliği’ni (11. MEU) taşıyan amfibi hücum gemisi USS Boxer, yakında Orta Doğu’ya doğru yola çıkacaktır. Bu gemi ile İran’a yaklaşık 2.200 deniz piyadesi yollanacaktır.

Şekil-2: Basra Körfezi petrol ve doğalgaz alt yapısı

Kaynak: CRS tarafından S&P Global abonelik hizmeti kullanılarak derlenmiş ve değiştirilmiştir. Congressional Research Service, Iran Conflict and the Strait of Hormuz: Impacts on Oil, Gas, and Other Commodities, sayfa 3. 

LİNK : https://www.congress.gov/crs-product/R45281

Bütün bu hazırlıklar Hark adasına yapılacak bir işgal planı doğrultusunda görülse de harekât İran’ın direnişi karşısında başarısızlığa mahkûmdur. Bu durum, ABD’nin Hark adasındaki İran petrol tesislerine karşı ağır bir bombardıman olasılığını gündeme getirecektir. Ancak İran böyle bir durumda bölgedeki ülkelerin bütün petrol ve doğalgaz tesislerinin mukabil hedefler olacağını açıklamıştır.

Hark adasına yapılacak olan işgal adım adım savaşın tırmanmasını tetikleyecektir:

– Birinci adım, Hark işgalinin amacı İran’ın savaş ekonomisini boğmak,
– İkinci adım, Hark’daki ABD birlikleri İran topçusu ve dron saldırılarına maruz kalacak,
– Üçüncü adım, bu birlikleri korumak için daha büyük bir kuvvet yığma zorunlu olacak,
– Dördüncü adım, kıyı şeridi kontrol ihtiyacı doğacak.
– Beşinci adım, dağlık iç bölgelere ve İran’ın yeraltı tesislerine yönelik daha geniş operasyonlar yapılmak istenecek.
– Sonuç ise giderek büyüyen bir kara savaşı.

Bu durumda Amerika’nın İran ile büyük ve uzun soluklu bir kara savaşına girmesi mümkün değildir. Çünkü İran’ın; aktif, yedek ve milis olmak üzere 1 milyon 200 bin cıvarında mevcutlu kara ordusu vardır. Seferberlik halinde ordu mevcuduna ek olarak ilk 6 ayda 700 bin, iki yıl içinde ise bir milyon kişiyi askere alma kapasitesine sahiptir.[ ] 

İsrail’in iki gün önce İran’ın Natanz nükleer tesislerini vurması üzerine, İran misilleme yaparak İsrail’in Dimona Nükleer tesislerinin bulunduğu yerleşim yerlerini İsrail hava savunma sistemini geçen hipersonik füzelerle vurmuştur. İran füzeleri nükleer tesisi doğrudan vurmayarak, İsrail’e “nükleer tesislere saldırırsan Dimona’yı yok ederim” mesajı vermiştir. İsrail bu mesajı dinlemeyip, İran’ın nükleer tesislerine saldırmaya devam ederse ve bir çılgınlık yaparak İran’a karşı nükleer silah kullanırsa, İran hassas ve durdurulamayan hipersonik füzeleriyle, Dimona nükleer merkezini ve yıllardır burada üretilen plütonyum ile ürettiği yaklaşık 100 dolayındaki 750’şer kilotonluk bombaların bulunduğu depolardan bir tanesini bile vurması halinde, bütün İsrail bir nükleer serpintiye maruz kalır. 

Sonuç itibariyle; 

İran Amerika’ya saldırmadığı ve Amerikalıları öldürmediği halde, İsrail ile birlikte İran’a saldıran Amerika eğer savaşı sürdürürse, 

– İran halkının bir bölümü molla rejiminden şikâyet etse de düşmana karşı bütün halk birleşecek ve direnecektir.

– Hava bombardımanı ile veya kısıtlı kara harekâtı ile İran’ı teslim almak mümkün değildir.

– Uzayan savaş ve Amerikanın asker kaybı arttıkça, Epstein çocuğu Trump’ın kibri yerle yeksan olacak ve iç politikada hüsran başlayacaktır.

– Savaşın mevcut hali ve genişlemesi durumunda bütün dünyada petrol, doğal gaz, kimyasal gübre fiyatlarındaki artışlar nedeniyle ülkelerin ekonomik durumlarında önemli kırılmalar yaşanacaktır.

– Amerikanın askeri gücünün büyük kısmını bölgeye yığması, ana düşman olarak gördüğü Çin’e Pasifik cephesinde bir rahatlama yarattığı için Çin’in jeopolitik gücünün artmasına yol açacaktır.

– Savaşın uzaması, hele ki Trump’ın İran sonrasında hedefine koyduğu Küba ve Grönland gibi yeni cepheler açmaya kalkışması, toplam borcu 40 trilyon dolara fırlamış olan Amerikanın ekonomik olarak çöküşünü hızlandıracaktır. 

– Bu savaşın kaybedenlerinin başında ise enerji yoksunu AB ülkeleri olacak, bu ülkeler herkese tepeden bakan eski sömürgeci tavırlarını terk ederek, kendi gelecekleri için Rusya, Çin gibi Avrasya güçleriyle ilişkilerini geliştireceklerdir.

– Bu savaş çok kutuplu yeni dünya düzeninin kuruluşu ve Avrasya’nın yükselişinin ön cephesi olacaktır.

Türkiye dersleri: 

Türkiye;

– Cumhuriyetimizin kurucusu ebedî liderimiz Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine sımsıkı bağlı kalmalıdır.

– Savaşan taraflar arasında, II. Dünya Savaşı’na ülkemizi sokmayan, başarıyla uygulanan “tam tarafsızlık” ilkesine sonuna kadar sadık kalmalı, her türlü provokasyon ve sahte bayrak operasyonlarına, dış ve iç tahriklere karşı temkinli davranmalı, dengeli dış politikadan ayrılmamalıdır.

– İran’dan atıldığı iddia edilen balistik füzelerin Türkiye’ye ait olmayan Kürecik’teki ve ülkemizdeki NATO radar ağı tarafından izlenip, İspanya’daki Torrejón Birleşik Hava Operasyonları Merkezi karargâhlarında değerlendirilip, Akdeniz’deki Amerikan füze gemilerine verilen talimat üzerine gemiden atılan füzelerle vurulması, ülkemizin ulusal hava savunmasının en büyük zafiyetidir. Bu nedenle:

– S-400 sistemi, sadece millî imkânlarla Havelsan tarafından üretilmiş olan TRS-22XX Taşınabilir Radarlar ile Aselsan tarafından üretilmekte olan ALP-100, 300, 500-G seyyar ve sabit erken ihbar radarlar sistemleri ile entegre edilerek bunlardan alınan veriler NATO radar ağından bağımsız olarak ayrı ve millî bir RADNET benzeri veri iletim sistemi ile Birleşik Hava Harekât Merkezleri’mizde ayrıca değerlendirilip, S-400 füze sistemine gereken komutlar verilebilir. Böylelikle Türkiye, ülkeye yönelik herhangi bir hava taarruzuna kimseye muhtaç olmadan karşı koyacak tedbirleri hızla almalıdır.

– Alçak, Orta ve Yüksek irtifa hava savunma sistemi olan Çelik Kubbe çalışmaları ve bunlara ait füzelerin üretimleri hızlandırılarak, NATO’dan bağımsız hava savunma sistemi kurulmalıdır.

– Yunanistan’ın Lozan Anlaşmasına aykırı olarak Ege Denizi’ndeki adaları silahlandırması, Amerikan Patriot sistemleri konuşlandırmasına karşı caydırıcı diplomatik ve askerî önlemler alınmalıdır.

– Kıbrıs’ta AB-D destekli Yunan ve İsrail silahlanmasına karşı adaya, mevcut İHA’lara ek olarak konuşlandırılan F-16 filosu ve hava savunma sistemlerine ek olarak Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizin etkin korunması için bir deniz üssü kurulmalıdır.

– Mavi Vatan’daki hak ve menfaatlerimiz çok etkin şekilde korunmalıdır.

– Mısır ile Libya benzeri Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapılması için girişimler arttırılmalıdır.

– Harekât planları Fetö kumpas davalarıyla düşmana verilmiş olan NATO’dan bağımsız Ege Ordusu yeni koşullara göre yeniden tertiplenmeli, Amerikanın Ankara Büyükelçisi kılıklı emlakçı Tom Barack’ın kürdistan kurulmasını talep eden münasebetsiz söylemleri karşısında Güneydoğu Anadolu bölgesinde hızla 5. Ordu teşkil edilmelidir.

– Gerek İsrail ve gerekse batı medyasında artık açıkça dillendirilen “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” söylemi ciddiye alınarak, Türk Ordusunun emir komuta birliği, bütün silahlı kuvvetlerin Genelkurmay başkanlığına bağlanarak yeniden sağlanmalı, ancak bir muhtemel füze ve hava saldırısı halinde, düşmanın “kafa koparma doktrinine” karşı merkezi emir ve komuta sistemi, gerektiğinde ülke sathında dağıtılmış yetkili birimlere devredilecek şekilde gerekli hazırlıklar yapılmalıdır.

* * *
kaynak: http://www.ozelburoistihbarat.com

Yazar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu