Demet Duyuler ile Sanat Söyleşileri’nin konuğu, “Antakya’nın Belleğine Adanmış Bir Ömür: Mehmet Karasu “

Sevgili okur, Demet Duyuler ile Sanat Söyleşileri köşemizin konuğu, “Antakya’nın Belleğine Adanmış Bir Ömür: Mehmet Karasu “
“Acının dili çoğu zaman sessizliktir. İnsan bazı acıları konuşamaz. Ama bazen yazar. Yazdığınızda içinizde taşıdığınız yükün bir bölümünü kâğıda bırakırsınız. Başkasının yazdığını okuduğunuzda ise “Bu acıyı yalnız ben yaşamıyorum” dersiniz. Edebiyatın iyileştirici yanı biraz da buradadır.” Mehmet Karasu
Demet Duyuler: Sevgili Mehmet Karasu, yıllardır Antakya’nın kültür ve sanat yaşamına emek veren, nice etkinlikte yollarımızın kesiştiği, üretkenliğinize ve bitmeyen enerjinize yakından tanıklık ettiğim kıymetli bir kültür insanısınız. Depremin ardından Eskişehir’de yaşamanıza rağmen, eşinizle birlikte yeniden Antakya’ya gelip kültür ve sanat etkinliklerini sürdürmeniz hepimize umut verdi. Söz Gazetesi okurları için sizi kendi cümlelerinizle tanıtabilir misiniz?
Mehmet Karasu: Ben, her şeyden önce bir öğretmenim. 1976 yılında başladığım öğretmenlik mesleğimi 2002 yılına kadar büyük bir sevgiyle sürdürdüm. Emekli olduktan sonra ise hayatımın ikinci öğretmenlik döneminin başladığını düşünüyorum. Bu kez sınıfım Antakya, öğrencilerim ise kültüre, sanata, edebiyata gönül veren insanlar oldu.
Çocukluğum yokluk içinde geçti ama kitaplardan, öğrenmekten ve hayal kurmaktan hiçbir zaman vazgeçmedim. Üniversite yıllarımdan başlayarak edebiyatla, folklorla ve halk kültürüyle ilgilendim. Eşim Nebihe Karasu ile birlikte 1971’den itibaren Hatay’ın masallarını, efsanelerini, türkülerini ve ağıtlarını derlemeye başladık. Yıllar içinde kitaplar yazdım, kültür ve sanat etkinlikleri düzenledim, Antakya Edebiyat Günleri’ni başlattım, yurt içinden ve yurt dışından çok sayıda şair ve yazarı Antakya’da buluşturdum.
Bütün bunların ortak bir amacı vardı: Antakya’nın binlerce yıllık kültürel birikiminin unutulmaması ve gelecek kuşaklara aktarılması.
6 Şubat depremi hayatımızı ikiye böldü. Antakya’dan ayrılmak, Eskişehir’de yeni bir hayat kurmaya çalışmak kolay olmadı. Ama Antakya’yı geride bırakmadık. Çünkü insan doğduğu, büyüdüğü ve ömrünü adadığı kenti bavuluna koyup terk edemiyor. Bugün de eşimle birlikte fırsat buldukça Antakya’ya geliyor, kültür ve sanat çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Kısacası kendimi, Antakya’nın belleğine küçük de olsa bir iz bırakmaya çalışan bir öğretmen ve kültür emekçisi olarak tanımlıyorum.
D.D: Antakya sizin yazılarınızda sadece bir şehir değil; adeta yaşayan bir karakter. Sizin için Antakya neyi ifade ediyor?
M.K: Antakya benim için yalnızca doğduğum, büyüdüğüm ya da yaşadığım bir kent değildir. Antakya benim çocukluğumdur, gençliğimdir, öğretmenliğimdir, dostluklarımdır; sevinçlerim, acılarım ve anılarımdır. Kısacası hayatımın kendisidir.
Antakya’nın sokaklarında yürüdüğüm zaman yalnız bugünü görmem. Roma’yı, Bizans’ı, Osmanlı’yı; ezanı, çanı, farklı dillerden yükselen sesleri duyarım. Habib-i Neccar’ı, Asi’yi, Harbiye’nin şelalelerini, Uzun Çarşı’yı, eski Antakya evlerini düşünürüm.
Şair Sabahattin Yalkın’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Dünya tarihi Antakya’sız yazılamaz.” Ben buna bütün kalbimle inanıyorum.
6 Şubat’tan sonra Antakya’nın sokaklarında yürümek çok daha başka bir anlam kazandı. Çünkü artık bazı yerlerde binaları değil, hatıralarımızı görüyoruz. Bir köşeye bakıp “Burada bir dostumuz otururdu”, “Şurada çay içerdik”, “Bu sokaktan çocukken geçerdim” diyoruz.
Bu nedenle bugün Antakya benim için aynı zamanda büyük bir özlem ve büyük bir sorumluluktur.
D.D: Yıllardır folklordan masallara, tarihten edebiyata kadar Antakya’nın belleğini kayıt altına alıyorsunuz. Sizce bir kentin hafızasını korumak neden bu kadar önemli?
M.K: Bir kenti kent yapan yalnızca binaları değildir. O kentte anlatılan masallar, söylenen türküler, ağıtlar, yemekler, gelenekler, çocuk oyunları, insanların konuşma biçimleri, mahalle ilişkileri ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler de o kentin kimliğidir.
1971 yılında eşim Nebihe Karasu ile birlikte bir teyp aracılığıyla Hatay’ın masallarını, efsanelerini, türkülerini ve ağıtlarını derlemeye başladığımızda belki yaptığımız işin yıllar sonra ne kadar değerli olacağını tam olarak bilmiyorduk. Sonradan bunların bir bölümünü “Evvel Zaman İçinde Hatay Masalları” adıyla yayımladık.
Bugün geriye baktığımda iyi ki yapmışız diyorum. Çünkü kayıt altına almadığınız sözlü kültür, onu bilen son insanla birlikte kaybolabilir. Hele 6 Şubat gibi büyük bir felaketten sonra bunun önemini çok daha iyi anladık. Evlerimizi, sokaklarımızı, tarihî yapılarımızı kaybedebiliriz; ama belleğimizi kaybedersek bir kenti ikinci kez kaybederiz.
Bu yüzden kültürel belleği korumayı geçmişe duyulan romantik bir özlem olarak değil, geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görüyorum.
D.D: Uzun yıllar eğitimcilik yaptınız. Öğretmen kimliğiniz, yazarlığınızı ve kültür çalışmalarınızı nasıl şekillendirdi?
M.K: Ben öğretmenliği hiçbir zaman yalnızca sınıfa girip ders anlatmak olarak görmedim. Öğretmenlik insana dokunmaktır; merak uyandırmak, kitap sevgisi kazandırmak ve genç bir insanın kendi yeteneğini keşfetmesine yardımcı olmaktır.
1976’da başladığım öğretmenlik hayatım boyunca öğrencilerimden de çok şey öğrendim. Öğretmenlik bana insanı dinlemeyi, sabretmeyi, paylaşmayı ve bildiklerimi başkalarına aktarmayı öğretti.
Sanırım kültür çalışmalarımda da hep öğretmen yanım ağır bastı.
Bir etkinlik düzenlediğimde, bir kitap hazırladığımda, genç bir şairi cesaretlendirdiğimde ya da Antakya’nın bir değerini tanıtmaya çalıştığımda aslında öğretmenliğimi sürdürdüm.
2002’de resmî olarak emekli oldum ama öğretmenlikten hiç emekli olmadım.
D.D: 6 Şubat depremleri yalnızca binaları değil, ortak hafızamızı da derinden sarstı. Bu süreç size yazarlığı ve kültür insanı olmayı yeniden nasıl düşündürdü?
M.K: 6 Şubat benim için yalnızca bir deprem tarihi değildir. Hayatımın en büyük kırılmalarından biridir.
Antakya’da yalnızca binalar yıkılmadı. Çocukluğumuzun sokakları, dostlarımızın evleri, buluştuğumuz mekânlar, kültür ve sanat hayatımızın önemli alanları da yok oldu. Çok değerli insanlarımızı kaybettik.
İşte o zaman yazmanın başka bir anlamı olduğunu daha güçlü biçimde hissettim.
Yazmak artık yalnızca edebiyat yapmak değildi; tanıklık etmekti. Kaybolanı kayda geçirmek, insanlarımızı unutturmamak, gelecekte birileri “6 Şubat’ta Antakya’da ne oldu?” diye sorduğunda onlara yalnızca rakamları değil, insanların hikâyelerini de bırakabilmekti.
Depremden sonra kültür insanının görevinin yalnızca geçmişi anlatmak olmadığını, geleceğe umut taşımak olduğunu da gördüm. Antakya yeniden kurulacaksa yalnız binalarıyla değil; kültürüyle, sanatıyla, edebiyatıyla ve insan ilişkileriyle yeniden kurulmalıdır.
D.D: Eskişehir’e yerleşmenize rağmen her fırsatta Antakya’ya dönüyorsunuz. Sizi yeniden ayağa kaldıran en büyük güç nedir?
M.K: Tek kelimeyle söylersem: sevgi. Antakya sevgisi, insan sevgisi, dostluk sevgisi…
Depremden sonra Eskişehir’de çok güzel bir dayanışma gördük. Dostlarımız bizi yalnız bırakmadılar. Fakat insanın bedeni başka bir şehirde yaşayabiliyor, yüreği ise doğduğu yerde kalabiliyor. Benim yüreğim Antakya’da kaldı.
Bazen yoruluyorum. “Artık biraz dinlenmeliyim” dediğim oluyor. Fakat Antakya’dan bir telefon geliyor, bir genç “Bir etkinlik yapalım” diyor, bir dostumuz yeni bir kültür çalışmasından söz ediyor; yeniden heyecanlanıyorum.
Bir de gençlere karşı sorumluluğumuz var.
Biz yorulup kenara çekilirsek kültürün devamlılığını kim sağlayacak? Bu nedenle yapabildiğim sürece Antakya’ya gidip gelmeye, üretmeye ve insanları bir araya getirmeye devam etmek istiyorum.

D.D: Uluslararası Antakya Kültür Sanat ve Edebiyat Günleri ve Akdeniz Sanat Günleri başta olmak üzere uzun yıllardır kültür köprüleri kuruyorsunuz. Sizce sanat, farklı kültürleri bir araya getirmede nasıl bir rol üstleniyor?
M.K: Sanatın dili evrenseldir.Bir şiirin hangi dinde, hangi mezhepte, hangi milletten biri tarafından yazıldığını bilmeden de ondan etkilenebilirsiniz. Bir müziği anlamak için aynı dili konuşmanız gerekmez.
Antakya zaten tarih boyunca farklı kültürlerin, dinlerin ve dillerin yan yana yaşadığı bir kent olmuştur. Ben de düzenlediğimiz etkinliklerde bu özelliği öne çıkarmaya çalıştım.
2003 yılında başlattığımız Antakya Edebiyat Günleri’nde yalnız Antakya’dan ya da Türkiye’den değil, farklı ülkelerden sanatçıları ve edebiyatçıları bir araya getirdik. Camilerde, kiliselerde, tarihî mekânlarda edebiyatı konuştuk.
Çünkü sanat insanları ayıran duvarları değil, birbirine bağlayan köprüleri güçlendirir.
Bugün dünyanın sanata belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Çünkü sanat bize karşımızdakinin önce insan olduğunu hatırlatır.
D.D: “Anılarda Yaşayan Anne” kitabını hazırlayarak farklı kalemleri aynı çatı altında buluşturdunuz. Sizce zor zamanlarda edebiyatın iyileştirici ve dayanışmayı büyüten gücü nasıl ortaya çıkıyor?
M.K: Acının dili çoğu zaman sessizliktir. İnsan bazı acıları konuşamaz. Ama bazen yazar.
Yazdığınızda içinizde taşıdığınız yükün bir bölümünü kâğıda bırakırsınız. Başkasının yazdığını okuduğunuzda ise “Bu acıyı yalnız ben yaşamıyorum” dersiniz. Edebiyatın iyileştirici yanı biraz da buradadır.
“Anılarda Yaşayan Anne” gibi çalışmaların benim için en anlamlı tarafı, farklı insanların kişisel hatıralarının ortak bir insanlık duygusunda buluşmasıdır.
Anne dediğimizde herkesin hikâyesi farklıdır ama sevgi, özlem ve kayıp duygusu ortaktır.
Depremden sonra da bunu yaşadık. Yazılar, şiirler, anılar yalnızca edebî metinler olmadı; birbirimize uzattığımız eller oldu. Bazen bir şiir bir insana “Yalnız değilsin” diyebilir. Bunun çok değerli olduğuna inanıyorum.
D.D: “Mehmet Karasu’ya Armağan” kitabını ilk elinize aldığınızda neler hissettiniz?
M.K: Hayatımın en duygulu anlarından biriydi.
Prof. Dr. Haluk Erdem’in hazırladığı “Mehmet Karasu’ya Armağan” kitabında çok sayıda değerli insanın benim hakkımdaki düşüncelerini görmek beni hem şaşırttı hem de çok duygulandırdı.
İnsan hayatı boyunca çalışıyor, etkinlikler düzenliyor, kitaplar hazırlıyor, insanlarla dostluklar kuruyor. Fakat bütün bunların başkalarının hayatında nasıl bir iz bıraktığını çoğu zaman bilmiyor.
O kitap bana bunu gösterdi.
Hatay Gastronomi Evi’nde kitabın tanıtımı yapılırken karşılaştığım sevgi ise benim için unutulmazdı. En çok hissettiğim duygu sanırım şükrandı. “Demek ki boşuna yaşamamışım, demek ki insanların yüreğinde küçük de olsa güzel bir yer bırakabilmişim” diye düşündüm.
Bir insan için bundan daha değerli bir armağan olabilir mi?
D.D: Siz olmasaydınız eksik kalacağını düşündüğünüz hangi Antakya hikâyesini gelecek kuşaklara mutlaka emanet etmek isterdiniz?
M.K: Tek bir hikâye seçmek çok zor. Ama sanırım eski Antakya’nın insan ilişkilerini anlatmak isterdim.
Dar sokaklarda birbirine komşu olan farklı dinlerden, farklı kültürlerden insanların hayatını… Bayramlarda birbirini ziyaret edenleri, düğünlerde ve cenazelerde yan yana duranları, aynı çarşıda çalışanları, aynı türküyü dinleyenleri…
Çünkü Antakya’nın en büyük mirası yalnızca tarihî yapıları değildir; birlikte yaşama kültürüdür. Bir gün gelecek, bugünün çocukları deprem öncesi Antakya’yı yalnız fotoğraflardan tanıyacaklar.
Onlara şunu anlatmak isterim:
Antakya yalnızca taşlardan, yapılardan, sokaklardan oluşan bir kent değildi. Antakya bir yaşama biçimiydi. İnsanların birbirine selam verdiği, acısını ve sevincini paylaştığı büyük bir kültür mozaiğiydi. Gelecek kuşaklara bırakmak istediğim en önemli Antakya hikâyesi budur.

D.D: Bugün geriye dönüp baktığınızda “İyi ki yapmışım” dediğiniz çalışma hangisi? Antakya adına gerçekleştiremediğiniz bir hayaliniz var mı? Söz Gazetesi okurlarına ve Hataylılara mesajınız nedir?
M.K: “İyi ki yapmışım” dediğim çok şey var ama bunların başında Antakya Edebiyat Günleri geliyor.
2003 yılında başladığımızda amacımız Antakya’yı edebiyatın önemli buluşma merkezlerinden biri hâline getirmekti. Yıllar boyunca Türkiye’den ve dünyanın farklı yerlerinden şairleri, yazarları, sanatçıları Antakya’da ağırladık. Kentin tarihî mekânlarında şiirler okundu, edebiyat konuşuldu, dostluklar kuruldu.
Eşim Nebihe Karasu ile Hatay’ın sözlü kültürünü derlememizi de hayatımın en anlamlı çalışmalarından biri sayıyorum. Eğer o yıllarda masalları, türküleri, ağıtları ve anlatıları kaydetmeseydik belki bir bölümü bugün elimizde olmayacaktı.
Ama hâlâ bir hayalim var.
Deprem sonrasında Antakya’nın yeniden güçlü bir kültür ve sanat kenti olarak ayağa kalktığını görmek istiyorum. İçinde kütüphanesi, arşivi, sergi ve toplantı salonları bulunan; çocukların, gençlerin, şairlerin, yazarların ve sanatçıların özgürce buluşabileceği kalıcı bir Antakya Kültür, Sanat ve Edebiyat Merkezi kurulmasını çok isterim.
Çünkü şehirler yalnız betonla ayağa kalkmaz. Bir şehri asıl ayağa kaldıran hafızası, kültürü, sanatı ve insanıdır.
Söz Gazetesi okurlarına, özellikle de 6 Şubat’tan sonra hayatını yeniden kurmaya çalışan bütün Hataylılara şunu söylemek isterim:
Çok büyük acılar yaşadık. Kaybettiklerimizin yerini hiçbir şey dolduramaz. Fakat Antakya binlerce yıllık tarihinde defalarca yıkıldı ve yeniden ayağa kalktı.
Şimdi sıra bizde.
Çocuklarımıza yalnızca yeniden yapılmış binalar değil, yeniden kurulmuş bir kent ruhu bırakmak zorundayız.
Kültürümüze, sanatımıza, edebiyatımıza, tarihimize ve birbirimize sahip çıkalım. Çünkü Antakya’nın en büyük gücü her zaman insanları olmuştur.
Ben yaşım ve gücüm elverdiğince yazmaya, üretmeye, insanları buluşturmaya ve Antakya’nın sesini duyurmaya devam edeceğim.
Antakya’yı unutmayacağız, unutturmayacağız.
İnanıyorum ki Antakya, kültürüyle, sanatıyla, edebiyatıyla ve o eşsiz insan sıcaklığıyla yeniden ayağa kalkacaktır.
6 Şubat’ın karanlığı yalnızca binalarımız yıkmadı…
Mehmet KARASU
Sokaklarımızın sesini, avlularımızın yankısını, eski taş duvarların belleğini de derinden yaraladı. Antakya’nın kadim ruhu, acının en ağır yükünü omuzladı. Fakat bu kent, binlerce yıllık tarihinde nice yıkımlar gördü; nice savaşlardan, yangınlardan, depremlerden geçti. Her defasında küllerinin arasından yeniden doğmayı bildi.
Şimdi bir kez daha aynı dirilişin eşiğindeyiz.
16-24 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 8. Akdeniz Sanat Günleri, acıya karşı sanatın direncini, umuda karşı insanın inancını ve Antakya’nın tükenmeyen yaşam sevincini simgeleyen büyük bir buluşmadır.
Bu yıl etkinlikler; Antalya, Fethiye, Mersin, Adana, Antakya, Osmaniye ve Düziçi’nde eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek. Açılış töreni ise 16 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’te Harbiye Boğaziçi Oteli’nde, tüm illerden gelecek sanatçıların, şairlerin, yazarların ve sanat dostlarının katılımıyla yapılacak.
Bu yılın teması çok anlamlı: “Küllerinden Doğan Antakya”
Bu tema yalnızca bir başlık değil; yaşadığımız büyük felaketin ardından ayağa kalkmaya çalışan bir kentin ortak çığlığıdır. Yıkılmış sokaklardan yükselen umut türküsüdür. Enkazların arasından filizlenen zeytin dalıdır.
Etkinliklerin onur konuğu ise son yıllarda çektiği belgesellerle yalnızca ülkemizde değil, yurt dışında da büyük ilgi gören Mustafa Kemal Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sedat Cereci olacak. Sanatı toplumun hafızası hâline getiren Sayın Cereci’nin bu onura layık görülmesi son derece anlamlıdır. Çünkü belgesel, bir halkın yaşadığı acıları ve umutları geleceğe taşıyan en güçlü anlatım biçimlerinden biridir.
Programın sunuculuğunu ise İzmir’de yaşayan şair ve yazar, aynı zamanda Fortuna Edebiyat ve Sosyal Bilimler Dergisi yayın yönetmenlerinden olan sevgili Zerrin Keskin üstlenecek. Zarif sesi, etkileyici yorumları ve edebiyata duyduğu içten bağlılıkla etkinliklere ayrı bir değer katacağına inanıyorum.
Antakya sıradan bir kent değildir.
Antakya; şiirin sokaklarda dolaştığı, sözcüklerin asi bir Asi Nehri gibi aktığı kadim bir edebiyat kentidir.
Bu topraklar; Davud el Antaki’den Cemil Meriç’e, Ayla Kutlu’dan Burhan Günel’e, Bekir Sıtkı Kunt’tan Hüseyin Ferhad’a, Sabahattin Yalkın’dan Süleyman Okay’a kadar pek çok büyük edebiyat insanını yetiştirmiştir.
Her taşında bir öykü, her sokağında bir şiir gizlidir bu kentin.
Bugün de Antakya’da geleceğe umut veren çok sayıda genç şair, yazar ve sanatçı yaşamaktadır. Depremin yarattığı büyük acıya rağmen kalemler susmamış, türküler tükenmemiştir. Çünkü sanat, en ağır felaketlerden sonra bile insanın elinden tutan son ışıktır.
İşte bu nedenle hafta boyunca Antakya’da yalnızca etkinlikler yapılmayacak;
Şiir konuşulacak, roman konuşulacak, insan konuşulacak, barış konuşulacak…
En önemlisi de yeniden yaşama tutunmanın yolları aranacak.
Aalen Antakya Kültür Derneği’nin yıllardır sürdürdüğü bu özverili çaba son derece değerlidir. Çünkü sanatın olmadığı yerde umut eksilir, edebiyatın sustuğu yerde kentlerin ruhu solar. Bu dernek, her zaman sanatın ve sanatçının yanında durmuş; Antakya’nın kültürel belleğini yaşatmak için büyük emek vermiştir. Bundan sonra da aynı inançla yoluna devam edecektir.
Bugün Antakya’nın ihtiyacı yalnızca yeni binalar değildir.
Bu kentin şiire, müziğe, resme, tiyatroya, kitaba ve insana ihtiyacı vardır.
Çünkü şehirleri asıl ayakta tutan beton değil, kültürdür. İnanıyorum ki…
Bir gün yeniden Asi kıyılarında şiirler okunacak.
Harbiye’nin sularında türküler yankılanacak.
Dar sokaklardan çocuk sesleri yükselecek.
Antakya, bütün acılarına rağmen yeniden gülümseyecek.
Çünkü Antakya, küllerinden doğmayı bilen kadim bir uygarlıktır.



