RENGİ VAR MI BARIŞIN? / Aysel Yenidoğanay

Günümüz insanı yiten değerlerle birlikte barış sözcüğünün içeriğini boşaltıp yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Ve sonra barışın kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleşmesi için çaba sarf ediyor.
Evet barış; neye göre barış, kime göre?
Rengi var mı barışın? Pazarda satılıyor mu? Kiloyla ya da metreyle veriyorlar mı?
Bireysel barış mıdır özgün olan yoksa toplumsal olan mı? Toplumsal derken, dünya barışı da girer mi bu tanıma?
Bizler barışın ne olduğunu kavrayamadan savaşın karmaşasında bulmuşuz kendimizi.
Aslında savaş ve barış ikiz kardeştir.
Bizler, yüzyıllardır süregelen savaşların yıkıcı etkilerini yaşamamış olsaydık, barış istemiyle çıkmayacaktık yola.
Barış deyince dünya barışı geliyor aklımıza. Oysa barış süreci toplumların gelişimiyle başlar. Kültürel ve ekonomik alanda sosyal olmayı başarabilen devletler barışı sağlamış olurlar.
Bu aşamada barışın sağlanması ütopya gibi görünüyor.
Neden ütüpya? Çünkü kapitalist sistemin dayatmalarına karşı koyamayan toplum modeli oluştu. Her şeyi hızla tüketmeye başladık. Öncelikle insani değerlerimizi yitirdik yavaş yavaş ve sonra kendimize yabancılaştık.
En önemlisi de teknolojinin gelişimiyle birlikte insanların yalnızlaşma süreci başladı. Burada insanın kendiyle savaşı giriyor devreye. Alabildiğine yalnız ve alabildiğine çok. Cep telefonu, internet, sosyal medya… Bambaşka bir dünyanın içindeyiz artık. Her şey düş gibi. Ya da bilim kurgu filmi sanki. Bir tıkla dünyanın hakimi olabiliyoruz. Bir tık; BUM! Yerle bir ediyoruz yaşam alanlarını. Görmemiz gerekmiyor parçalanan insan bedenlerini, yıkılan evleri, gözleri sonsuzluğa açık giden bebeleri…
Her şey bir oyun sanki. Özgürlüğümüzü kendi ellerimizle yok etmişiz. Gökyüzünün mavisine, doğanın yeşiline gereksinim duymuyoruz artık.
Sanal bir ortamdan dünyanın el değmemiş her noktasına ulaşabiliyoruz da kapı komşumuzun adını dahi bilmiyoruz.
Çok katlı, çok daireli binalarda sağlam komşuluk ilişkileri aramak, istiridyelerde inci tanesi aramaya benziyor.
Yorgun telaşlarda geçen günlerimizin hesabını tutamazken, birey olarak üzerimize düşen sorumluluğu da yerine getiremiyoruz. Toplumsal bilinci harekete geçiren mekanizma sekteye uğratılmıştır.
Emperyalizmin az gelişmiş ülkeleri ele geçirme politikalarıdır bunlar. Topsuz, tüfeksiz bir savaş. Bizi can evinden vuran, kardeşi kardeşe düşman eden bir savaş. Benim dilimi konuş, benim paramı kullan, benim markamı yaygınlaştır; bağımsız olduğunu düşün ama seni yöneten benim, diyen güçlerin yaygınlaştırdığı bir savaş.
Tepki gösteren değil, tüketen bir toplum paranoyası gelişti. Bu da gösteriyor ki toplumun büyük bir kesimi bu sessiz savaşın tutsağı olduğunun farkında değil.
Dilimizi yitirmemiz bundandır. Bilmediğimiz yabancı sözcük ve terimleri günlük konuşmalarımızda kullanmamız bundandır. Bundandır; yaşasın yerine “oley” diye bağırmamız. Merhaba yerine “n’aber” le yetiniyoruz. Kültürel yozlaşmayla birlikte saygıyı da yitiriyoruz. Çekirdek aile modelini benimsedik. Büyükbabalara, büyükannelere tahammülümüz kalmadı. Bayramları bir tatil, bir kaçış olarak görüyoruz. Çok katlı binalarda gönüllü tutsaklığı seçmişiz. Ayağımız toprağa değmiyor, boşaltamıyoruz enerjimizi. Hep kızgın, hep öfkeli. Birilerine çatmak için bahaneler arıyoruz. Çevremizdeki herkes potansiyel suçlu konumunda. Herkesten kuşkulanır hale geldik. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. Arkadaşlık kavramı anlamını yitirdi. Sağlam dostluklar kurulamıyor. Ve sonra barış diye haykırıyoruz. Haykırışlarımız bile sokaklarda değil, sosyal platformlarda yer alıyor.
Barış demiştik ya; neye ve kime göre barış?
“çocuğun gördüğü düştür barış/ananın gördüğü düştür barış/ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış” demiş Yannis Ritsos.
Ben de barış sözcüğünü alıp bir öykünün ana karakteri yapacağım onu:
(Barış derin uykudaydı.
Şafağa yakın saatlerde, fırıncıların odun ateşiyle pişirdikleri ekmeklerin havaya dağılan yanık kokusu, şimdi düşlerde kalan çocukluğumu anımsattı bana. Köz üzerinde ısıtılan bayat ekmeklerin o yanık kokusu doldu yüreğime.
Çok çocuklu bir aileydik. Horozlar ötmeden yola koyulurdu babam. Fırıncıların akşamdan kalma bayat ekmeklerini almaya giderdi. Bayat ekmekler tazenin yarı fiyatına satılırdı. Bilmezdik bunu biz. Büyük vita tenekesi yanlardan delinerek, içine demir çubuklar yerleştirilir, mangal haline getirilirdi. Dut ağacının odununu yakardı annem. Babam geldiğinde hazır olurdu “mangal kömürü”müz. Demliksiz çaydanlıkta kaynamış suya atılarak yapılan çaya ekmeğimizi batırarak yapardık kahvaltımızı. Yanında da çömlek peyniri. Doyum olmazdı tadına. Öyle şimdiki gibi adım başı soğuk hava depoları yoktu. Herkes yaz başında çömleklere basardı peyniri ve toprak altında bekletirlerdi kışa kadar.
Biz bunun yoksulluk olduğunu bilmezdik. Hissettirmezdi bize bunu büyüklerimiz. Sevgiyle sunulurdu önümüze konulanlar. Huzurdu evdeki barışın adı.)
Şimdi konuyu bağlayalım; yüzyıllardır halkın ekmeğiyle oynar en tepedekiler. Ve halk ekmeğinin elinden alınmaması için susmayı tercih eder çoğu zaman. Susması yenilgi değildir; çocuğunun gülen gözlerinin solmaması içindir o soylu susuş. Ve yanık ekmek kokusunun baba ellerinde yansımasının kutsallığını bildiği içindir.
Ve elbette ki barış, çocuğun gördüğü düş olarak kalmayacaktır.
Yannis Ritsos’sun dizeleriyle noktayı koyalım:
“Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek, kanlarının,
barış budur işte.”



