Köşe Yazarları

ÇÖZÜYOR MUYUZ…? / Yılmaz Kaya AYLANÇ

Bu hafta ertelediğim bir konuyu gündeme taşıyacağım. Halen Meclis Genel Kurulunda “Çerçeve Yasa” adıyla torbanın içinde bir tasarı. Ancak sonuçları itibariyle Türkiye Cumhuriyeti ve muhataplar açısından son derece önemli bir konu.

Tarihsel boyuta baktığımızda yetkililerin İmralı adasında AÖ ile görüşülmesi ile başlayan bir süreci özetleyeceğim.

Yıl 2013, anımsarsınız Nevruz kutlamalarında PKK lider AÖ’ın mesajı okundu. Ne diyordu örgüt lideri “ateşkes ve silahlı unsurların Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının dışına çekilmeleri” çağrısını yapıyordu.

2014 yılında ise “Teröröün sona erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” çıkarıldı.

Akabinde Dolmabahçe Mutabakatı ortak açıklaması yapıldı.

Sanırım hepimiz anımsıyoruz!

Peki bu süreç neden bitmişti?

Bunları şöyle özetleyebiliriz; Suriye’de iç savaş, 7 Haziran seçimlerinde iktidarın üstünlüğünü kaybetmiş olması ve çatışmasızlık ortamının bozularak çatışmaların yeniden başlaması olarak ifade edebiliriz.

Sonuçta iç siyasi kutuplaşma arttı, Güvenlikçi politikalara geri dönüldü ve taraflar arasındaki güven bozuldu.

Şimdi ise “İkinci Çözüm Süreci” veya “Terörsüz Türkiye Süreci” adı ile Sayın Bahçeli’nin 2024 yılında TBMM açılışındaki çağrısı ile başlattığı süreci yaşamaktayız.

Burada olması istenen ise, PKK’nın silah bırakması, örgütün kendini fesih ederek faaliyetlerini sonlandırması ile bu duruma yönelik yasal durumun netleşmesi için “Çerçeve Yasa”nın çıkartılması. Ki şuan itibariyle yasa TBMM Genel Kuruluna gelmiş durumdadır. Meclis tatile çıkmadan da yasanın çıkması planlanmaktadır.

Kısaca bu son sürecin başlangıç ve gelişimini biraz daha açalım. Çünkü ülkede tek bir terör eyleminin olmadığı, özellikle dağ kadrolarının Irak ve Suriye özellikle Rajova bölgesinde olduğu ve oradaki yeni oluşuma destek verdiklerini hepimiz biliyorduk.

Konumuza dönersek, 2024 yılı Sonbaharında Sayın Bahçeli iç cephe ve diyalog çağrısı siyasi bir semin yarattı.

Devamında iktidar ile DEM Partisi arasında temaslar arttı ve Meclis’te diyalog kanalları açıldı. Bu gelişmelere bağlı olarak güvenlikçi politika ve uygulamalar esnetilmeye ve daha anlayışlı bir yaklaşım gelişmeye başladı.

Şimdi ise, örgüt silah bıraktığını ve eylemsizlik durumunu devam ettirdiğini beyan etmekte. Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş bu gelişmelerin yasal dayanağı adına geçici ve kalıcı çerçeve yasanın Meclis’e gelmek üzere hazır olduğunu açıkladı.

Sonuçta yasal çerçeve yasanın hazır olduğu, ancak tüm sürecin resmi olarak tamamlanmamış olması hukuki düzenlemelerin tasfiye sürecinin pratik adımları ile zamanlaması konusu gündemde durmaya devam etmektedir.

Çözüm süreci üzerine biraz daha bilgilenelim.

Terör örgütü Mayıs 2025’te örgütsel yapısını fesih ederek silahlı mücadeleyi bıraktığını açıkladı. Türkiye Cumhuriyeti tüm kurumlarıyla bu sürecin bir pazarlık olmadığını belirtirken, bu durumun siyasi, hukuki ve fiziki düzenlemelere ihtiyaç duyduğu sonucu ifade edildi.

Burada ifade edilen hukuki olarak, örgüt elemanlarının dönüşleri ve bunların yasal durumları. İnfaz kanunu ile ceza indirimi veya af tartışmaları hala yapılmaktadır.

Örgüt liderinin durumu konusu ise. İmralı adasındaki tecrit durumunun iyileştirilmesi veya ev hapsi gibi statü değişikliği.

Son olarak, sürecin pratik aşamalarının AÖ tarafından yönetilmesi ve koordinasyonu talebi. Silahlı eylemlerin bitmesi sonrasında yasal ve demokratik siyaset alanının yaratılması.

Önceki süreç çalışmalarının başarısızlığı bu yeni sürecin her aşamasında acaba sorularının sorulmasına her taraf açısından neden olmaktadır. Tabi en önemlisi henüz tam olarak kamuoyuna söylenmemiş ve kamuoyu tarafından onca bilinmezlik ile ne, nasıl, ne zaman olacak endişeleri taşınmaktayken.

Peki bu yeni süreçte “Terörsüz Türkiye” veya “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” adını verdiğimiz süreçte, Meclis’te hazırlanan çerçeve yasa ve diğer yasal adımlar konusunda siyasi partiler ne düşünmekteler.

İktidar partileri olarak AKP ve MHP ne diyor: PKK’nın tamamen silahsızlandırılması ve kendini fesih etmesi temel hedef. Meclisteki çalışmaların şahsi ve genel bir af niteliği taşımadan, örgütsel tasfiyenin hukuki ve fiili tespitiyle sınırlı olmasını savunmaktalar.

DEM Parti ise, sürecin yasal bir zemine oturtulması, dönüşlerin gerçekleşmesi. Meclis’te ise “barış ve izleme ve talip kurulu” kurularak bu adımların demokratikleşme yasalarıyla desteklenmesini talep etmekteler.

CHP ve Diğer Muhalefet Partileri ise, Sürecin şeffaf, toplumsal uzlaşıya dayalı ve anayasal sınırlar içinde yürütülmesini savunuyorlar. Atılacak adımların denetlenmesi ve demokratik kriterlerden taviz vermeden temkinli bir muhalefet stratejisi uygulamaktalar.

Peki PKK dağ kadroları ne demekteler: AÖ çağrısıyla 12 Mayıs 2025 tarihinde silahlı mücadeleye son verdiklerini ve örgütü fesih etmenin ardından AÖ liderliğinde hukuki güvenceye bağlı yürütülmesi gerek bu süreçte örgüt, saldırıya uğramadıkları sürece eylemsizlikte olduklarını ancak yasal adımlarında hızla atılması gerektiğini ifade etmekte.

Burada önemle üzerinde durdukları; tüm sürecin ancak AÖ’ın pratik öncülüğü ve özgürlük koşullarıyla yürütülebileceğini ifade ediyor. PKK/KCK yönetimi kendilerine saldırılmadığı sürece silahlı eylem olmayacağını, sürecin kalıcı olması için Meclis tarafından kapsamlı bir hukuki ve siyasi çerçeve yasanın şart olduğunu, adımların oyalayıcı olmaması gerektiği savunuyor.

Peki Suriye Kürtleri (Rajova) ne diyor?

Türkiye’deki çözüm sürecini kendi varlıklarını, statülerini ve Şam yönetimiyle olan müzakereleriyle doğrudan bağlantılı bir kırılma noktası olarak görüyor. Temel yaklaşımları; kendi kazandıkları fiili özerk statünün ve hakların Türkiye’deki yeni sürecin kurbanı olmasından endişe ediyorlar. Şam yönetimiyle yaptıkları uzlaşmalar ve entegrasyon arayışları, Türkiye’deki barış arayışları ile Suriye’deki askeri ve siyasi baskıların eş zamanlı okunmasına yol açmakta. Ankara’dan gelen sert tehdit yüklü açıklamalar Rajova’nın statüsünü hedef alması, her seviyede olumsuz karşılanıyor. Suriye’deki Kürtlere yönelik tehdidin azalması veya durmasını bekliyorlar. Rajova’da ki aktörler, Türkiye’deki Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemleri ile çözülmesini, sonrasında Suriye’de de Kürtlerin anayasal haklarının ve statüsünün güvence altına alınmasına olumlu yansıyacağını ifade ediyor.

Peki bu konuya İran’da yapılanmış Kürt silahlı yapılanması PJAK nasıl bakıyor. Genel olarak destekleyici bir tutum izlerken, kendi sahalarında İran rejiminin baskılarıyla nedeniyle silah bırakmayacaklarını ifade ediyorlar. Ancak AÖ’ı siyasi lider olarak gördüklerini, barışçıl çözümün bölge için tarihi fırsat olduğunu desteklediklerini söylemekteler. Örgüt eş başkanları silah bırakmanın Türkiye’deki PKK’yı bağladığını, ancak İran rejiminin tutumu nedeniyle silah bırak ve fesh etme konusunun gündemlerinde olmadığını ifade ediyorlar.

Peki Irak Kürtleri yani Barzani Yönetimi konuya nasıl bakıyor. Güçlü bir destek vermekte. Ayrıca PKK’nın dağlık alanlardaki faaliyetlerinde IKBY’nin egemenliğine ve Türkiye ilişkilerine zarar verdiğini savunmaktalar. Sorunların silahla değil, müzakere ve barışçıl yöntemler ile  çözülmesi gerektiğini her fırsatta dile getirmekteler. Çözüm sürecinin Türkiye ile Erbil arasındaki ekonomik ve siyasal bağları daha da güçlendireceğini, geçmişteki süreçlerde de olduğu gibi taraflar arasında için üzerlerine düşen bir görev olursa yardım etmeye hazır olduklarını belirtmekteler.

Tarihsel ve coğrafi bir durum tespiti ardından PKK terör örgütü hakkında ne diyebiliriz ona bakalım.

Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğusunu içine alan bölgede ayrı bir devlet kurmak amacıyla 1978 yılın Ö ve ekibi tarafından kurulan silahlı bir terör örgütü. 1984 yılından itibaren Türkiye’de asker, polis, sivil pek çok yurttaşın ölümüne ve kamu varlıklarının tahribatına neden olmuşlardır. Türkiye ABD, AB ve pek çok ülke tarafından terör örgütü olarak kabul edilmektedir.

PKK: 1978 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde kurulan örgüt, ilk yıllarında Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemişti. Temel amacı, Türkiye toprakları üzerinde ayrı bir devlet kurmak. Zamanla söylemlerini “demokratik özerklik” veya “federalizm” olarak değiştirdi.

15 Ağustos 1984 yılında Eruh ve Şemdinli basınlarıyla silahlı eylemler başladı. Asker, polis, öğretmen ve çocuk binlerce sivilin hayatını kaybettiği saldırılar düzenlendi. Türkiye’de bu saldırılara karşı iç ve dış askeri operasyonlar düzenledi.

Örgüt uyuşturucu kaçakçılığı ve haraç yollarıyla finansman sağladı. Uzun yıllar bölgede egemen olmak isteyen emperyalistlerden de destek aldı. Son yıllarda ise başta ABD ve uzantısı devletlerden desteği Türkiye sınırları dışında almakta.

Örgüt şuan için resmi kaynaklara göre hala potansiyel tehlike olup, bölgesel yapılanmaları PYD/YPG adları ile varlık göstermektedir. Türkiye’nin yürüttüğü güvenlik politikaları sonucu operasyonel gücü büyük ölçüde zayıflamıştır.

Halen önemli ölçüde yurt dışı coğrafyalarda Suriye ve Irak topraklarında bulunduğu, Kuzey Suriye’de var olan Rojava yapılanmasında ise resmi olarak kuvvet bulundurmaktadır.

Düne kadar “bebek katili”, “kanlı terörist”, “terör örgütü lideri” gibi isimler ile anılan AÖ, bugün Sayın AÖ, Koordinatör, Kolaylaştırıcı, gibi isimler ile anılmakta olup, Sayın Bahçeli’nin “gelip TBMM’de konuşsun” dediği duruma evrilmiştir.

Peki bu örgüt bugünlerde kendine göre “barış görüşmeleri” yapar durumda olup talepler sıralayabiliyor ve dağ yöneticilerinin “şimdilik bekliyor ve eylemsizlik durumdayız, ancak” dedikleri ve gerek siyasal olarak DEM partinin veya yurt dışı kaynaklı askeri ve sivil yapılanmaların “şunu da isteriz, buda verilmeli, böyle olmalı, bu olmazsa olmaz” şeklinde savaş kazanmış ve masaya oturup yendiği taraftan bir şeyler isteyip dayatma durumunda olan bir eda ile seksen beş milyonu, binlerce şehit ve gaziyi ve onların ailelerini görmezden gelen bir tavır ile görüş bildirip, söylemler geliştirmekteler.

Peki bu kanlı terör örgütünün neler yaptığına birkaç örnekle bakalım.

Pınarcık Katliamı (20 Haz.1987). Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne yapılan silahlı baskında 16’sı çocuk, 6’sı kadın olmak üzere 30 sivil katledildi.

Başbağlar Katliamı (6 Tem.1993). Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 sivil kurşuna dizilerek öldürüldü. Köy ateşe verildi.

Çevrimli Katliamı (11 Haz.1990). Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli köyüne düzenlenen saldırıda 12’si çocuk, 7’si kadın olmak üzere 27 kişi öldürüldü.

Şehir merkezlerinde yapılan saldırılarda ise:

Güvenpark-Ankara saldırısı (2016). Otobüs duraklarının bulunduğu meydanda sivilleri hedef alan bombalı eylem ve çok sayıda masum sivilin ölümü.

Vezneciler ve Merter bombalı eylemleri. Büyük şehirlerde polis ve sivil gözetmeksizin caddelere ve iş yerlerine yönelik bombalı eylemler ve ağır sivil kayıplar.

Yasin Börü ve arkadaşlarının (Ekim 2014), kurban eti dağıtan genç sivillere yönelik vahşice yapılmış terör eylemi.

Köy ve mezralarda eğitim vermek üzere atanan gencecik öğretmenlere karşı işlenen insanlık dışı terör faaliyetleri ise:

Şenay Aybüke Yalçın. 9 Haz. 2017’de Batman’ın Kozluk ilçesinde, karneleri dağıttıktan sonra evine giderken PKK’lı teröristlerin açtığı ateş sonucu 22 yaşında şehit edildi.

Necmettin Yılmaz. 16 Haz. 2017 yılında Tunceli Pülümür karayolunda memleketi Gümüşhane’ye giderken PKK tarafından kaçırıldı ve bir süre sonra şehit edildi.

Neşe Alten. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde henüz 21 yaşında görevine başladıktan kısa bir süre sonra 26 Eki. 1993 gecesi babasıyla birlikte PKK’lı teröristler tarafından karledi.

Bayram Tekin ve Yasemin Tekin. Bitlis’in Ahlat ilçesinde görev yaparken 25 Eki. 1993’te evlerinde küçük kızlarıyla birlikte öldürüldüler.

Mehmet Saygıgüder. Gaziantep’de görev yaparken 26 Haz. 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucu PKK’nın şehit ettiği ilk öğretmen olarak kayıtlara geçti.

Terör örgütünün hedefi olan ve görevleri başında hayattan koparılan yüzlerce öğretmenimizden bazıları şunlardır.

Ayşenur Alkan, Dilay Kerman, Vedat İnan, Mustafa Kaynarca, Ali İhsan Çetinkaya ve Rüstem Şen. Hepsinin anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Işıklar içinde uyusunlar. Allah Rahmet Eylesin!

Peki, o gün bağımsızlık talebiyle yola çıkan kanlı terör örgütü PKK bugün ne diyor. Aslında çok çeşitli gurupları barındıran terör örgütünü homojen bir yapıda değerlendiremeyiz. Farklı sosyo-ekonomik ve coğrafi konumdaki Kürtler, eşit vatandaşlık, ana dilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve demokratik haklar ekseninde birleşirlerken, entegrasyon ve gelecek vizyonu konusunda farklılıklar gösterebilmekteler.

Tabi söylemlerin çoğu yurdun değişik yerlerinde yaşayan, ayrıca önemli bir kısmının Türkler ve diğer etnik kimlikler ile evlenmiş ve kaynaşmış halk taleplerinden daha çok Kürt toplumuna önderlik ettiklerini söyleyen ve bunu gerekirse zorla yapagelmiş siyasi veya terör gurupları yöneticilerinin söylemleri olarak algılamanın daha doğru olacağını söylemek isterim.

Peki bu siyasi ve terör örgütü yönetimleri ne diyor.

Kürt siyasetinin en çok uzlaştığı konulardan biri Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde eşit yurttaş, birinci sınıf vatandaş olarak kabul edilmek, etnik kimliklerinden ötürü ayrımcılığa uğramak ve devletin kurucu unsurları arasında eşitçe yer almak.

Kürtçenin kamusal alanda tanınması, yargı ve yerel yönetimlerde kullanımın önündeki engellerin kaldırılması ve okullarda eğitim hakkının tanınması.

Merkezi idarenin yetkilerinin yerel yönetimlerle dengeli paylaşılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi ve seçilmiş yerel yöneticilerinin karar alma süreçlerinde daha fazla yetkiye sahip olması.

Demokratik siyaset ve hukuk güvenceleri başlığı altında, hak arama mücadelesinin yasal ve demokratik bir zeminde yapılması, ifade özgürlüğü ve siyaset yapma hakkının güvence altına alınması.

Kürt halkının durumuna baktığımızda, büyük şehirlerde yaşayan, ekonomik ve sosyal hayata entegre olmuş hatırı sayılır Kürt nüfus ayrılıkçı bir yaklaşımdan ziyade, Türkiye’nin demokratikleşmesi, refahın adil paylaşımı ve bireysel hakların genişletilmesi talebinde.

Bölgesel ve yerel coğrafya olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayanlar ise, kültürel ve yerel özerklik, kimlik haklarının anayasal güvenceye kavuşturulması gibi kollektif hak taleplerini daha gür bir şekilde ifade etmekteler.

Önce terörün her türlüsünü lanetleyerek son bölüme başlamak istiyorum.

Birçok ülkede bu ve benzeri durumlar yaşanmış ve çoğunda da terör örgütü daha fazla silahlı mücadeleye devam etmeyeceğini/edemeyeceğini ifade ederek bu işten ya vaz geçmiş veya bunu siyasi zeminde sürdürmek üzere mücadele alanını değiştirmiş.

Çoğu da önce o ülke insanından ÖZÜR dileyerek silahları bırakmış ve şartlar uygunsa masaya oturup uzlaşmaya çalışmış.

Peki Türkiye’de böyle bir şey gördük mü?

Hayır!

Üstelik savaş alanlarında kazanılmış bir zafer sonrası masada oturan bir taraf gibi şu yetmez, bunu da isteriz, o öyle olmaz şöyle olmalı, o zaman değil bu zaman gibi taleplerde bulunulmakta ve en zora gidenlerden biri de, “biz şuan eylemsizlik halindeyiz gerekirse….” diye devam eden cümleler kurulmakta KK tarafında ve onun destekçisi siyasi parti tarafında.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından ikinci yapılmaya çalışılan terörsüz Türkiye çalışmaları için ülke nüfusunun önemli bir kısmı sessiz bir biçimde, şehit ve gazi yakınları bağırlarına taş basarak bu süreci izler ve hayırlı olur inşallah derken karşı tarafın siyasi veya dağ kadrolarından gelen bu mesajlar insanları yaralamaktadır.

Siyasi mecrada ise ortaya çıkan metnin yasal siyasi aktörlerden önce İmralı tarafından kontrol edilip onay verdikten sonra Meclise getiriliyor olması içler acısı bir durumdur.

Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni suçladıkları hemen her konu veya pek çok konu bugün gerek Kuzey Irak Barzani yönetiminde veya Kuzey Suriye Rajova yönetiminde kat ve kat fazlası yaşanmaktadır.

Ulus devlet olarak suçladıkları ve faşistlik ile itham ettikleri Türkiye’ye karşın Rajova’da Ulusal Kürt Toplantısı yaptılar. İnsan düşünüyor “bu ne perhiz, bu ne lahana”. Yine bulundukları bölgelerde kendilerinden başka kimseye yaşam hakkı tanımayan ve bunu silahla zorla gerçekleştirdiklerini de hem Irak’ta, hem Suriye’deki örneklerde gördük. Nüfusa oranla Suriye’nin yüzde 40’ını ABD desteği ile işgal etmişlerdi.

Bir zamanlar Sosyalist anlayış ile kurulan örgütün evrilerek faşist bir modele bile dönüşebileceği görülmüş oldu.

Aslına bakarsanız, kuruluşunda Kürt Sosyalist hareketi olarak silahlı bir örgütün neden önce kendilerini yüzlerce yıl sömüren ağalarına karşı başkaldırmadıklarını hep merak ederim. Hala Kürt siyaseti içinde, bölgesindeki birçok köye sahip toprak ağalarının uzantılarının olduğu bilinmektedir.

Bu ve benzeri çelişkilerin henüz özeleştirileri yapılamamıştır.

Kaldı ki günümüz Kürt siyasetin içinde de (ki bu hareket Türkiye Cumhuriyeti içindeki Kürt nüfusunda tamamını temsil etmemektedir) bir çok farklı görüş ve yaklaşım olduğu gibi, kadrolar içinde de bu ayrılıklar görülmektedir.

Düne kader AÖ’ı ağızlara almayan siyasi Kürt aktörler Sayın Bahçeli’nin açıklaması sonrası ağızlarından düşürmedikleri gibi “başkan” diye adına gösteri yapabilmişlerdir. Ancak hepsinin iktidarın oluru ile olduğu bilinmektedir.

Yine bir zamanların Kürt lideri SD hala hapiste olup bu son hareketler öncesi adı bile anılmaz olmuş, resmen Kürt siyasi aktörleri kendisini unutmuş gibi davranmaktaydılar. Hatta AÖ mı, SD’mı ayrımını dahi hissettirecek bir yaklaşımı bizlere yaşattılar.

Bu konuda da iktidarın tutumuna paralel bir duruşu DEM partide görmekteyiz.

Tüm hareketlerin ABD’nin Ortadoğu politikalarından bağımsız düşünmek saflık olur. İster BOP deyin, ister sıranın kendinde olduğunu düşünen ve haritaları artık ben yaparım diyen Trump arzusu deyin bir şeylerin değiştirilmeye çalışıldığını ve kartların yeniden karılırken kimin nerede nasıl olacağı ile ilgili kararların uygulanmaya çalışıldığını herkes farkında.

Ancak ABD’nin Türkiye Büyükelçi’nin dediği gibi ulustan ümmete, ulus devletten federasyon veya eyalet anlayışına, ya da demokrasiden yarı monarşi benzeri kişisel iktidarlara giden yol tohumları bu bahçede yeşermez.

1923 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş ve tapusu Lozan’da tescillenmiş bu devletin kodlarının ne denli sağlam olduğunu dost düşman tarih sayfaları içinde görmektedir. Görmeyenlerde günü geldiğinde göreceğinden emin olmalıdır.

Ayrıca şu da bilinmelidir ki, iktidarın bu denli yaklaşımı sadece Kürtler adına mıdır? Yoksa burada kendi çıkarları için bir süre yapması gereken bir şeyleri mi yapmaktadır. Elde ettiğinde silkeleyip atacak mıdır, ya da daha önce yaptığı gibi anlaşıyor gibi yapıp son anda masayı devirecek midir? Kürt siyasi aktörlerin bunları da düşünmesi, düşünmüyorlarsa da geçmişten ders çıkarmanın yararlı olduğunu bilmeleri gerekir. Sonra kızmak yok!

Şimdiye kadar politikacılar, teröristler, hapistekiler, dağdakiler, başka mahallelerdekiler konuşmuştur ve ancak halk konuşmamıştır. Sıvasız evlerden yükselen acı feryatlar hala terörsüzlüğe şans tanımaya çalışırken bu suskunluğun bir zayıflık olduğu ve meydanın boş kaldığı gibi bir kanaate kimse kapılmamalıdır.

Bu halka ayıp etmek olur. Adil olmayan hiçbir şey uzun ömürlü olamaz. Kim ne istiyor ve yapıyorsa bunun sonuçlarının mutluluk, refah, barış ve huzur getirmesini istiyorsa ADİL olmalıdır ve olması sağlanmalıdır. Bir tarafı görmezden gelerek yapılacak veya yapılmaya çalışılacak her çözüm yeni bir çözümsüzlüğü getirecektir.

Tarih Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan ve kurulduktan sonra yazdığı Kürt isyanlarını genelde emperyalistlerin kışkırtma ve desteği ile gerçekleştirildiğini ve hepsinin de başarısızlıkla sonuçlandığını yazmaktadır.

Bu isyanında aynı koşullarda, emperyalistlerin desteği ile sürdürüldüğünü ve diplomatik alanda kendi çıkarları için beslenip geliştirildiği ve bugünkü duruma gelindiğini yazacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir hikayesi olmadığını tarih yazmıştır. Yine tarih bu Cumhuriyetin bizzat emperyalistlere ve onun uşaklarına verilen ve kazanılan savaşı ve bunun sonunda hak edilmiş bir Cumhuriyetin kazanıldığını da yazmaktadır.

Şimdi ise bizlere düşen, bu anlamlı ve şanlı kuruluşun, ekonomik, demokratik ve siyasi pozisyonu güçlendirmek, halkın refah ve özgürlük içinde birlikte kardeşçe yaşamasını, her hakların her kes için var olduğunu ve adaletin renk, cinsiyet, düşünce ve taraf gözetmeden adil olarak her yurttaşa eşit uygulanmasını, çağdaş bir ülkede huzurlu ve mutlu yurttaşlar olarak, dünya içinde saygın bir yer edinilmesini sağlamaya çalışmak olmalıdır.

Ne mutlu ki bizlere “bir gün benim söylediklerim ile bilim çelişirse, bilimi takip edin” diyen bir devrimcinin kurduğu ülkede yaşamaktayız. 29.07.2026

Yazar

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu