ADANA’NIN SON TOPRAK AĞASI: OSMAN TAŞA / Şahin Esendemir

Adana, “Ağa”ları ile ünlenmiş bir şehir olarak asırlardır tarihte yer alan bir memleket olmuştur.
Adana’da “Ağalık”, sadece bir unvan olmaktan çok daha öteye geçmiştir.
Ağalık, atadan, dededen kalma, maddi birikimlerin kendilerini taşıdığı bir unvan olmaktan çok daha ileriye ulaşır.. .
Ağalık, tavır ve davranışlarla ortaya konulmuş, bu ünvana sahip kişiler toplum nezdinde hep saygı ve itibar görmüştür.
Bazı insanlar “Ağa” ünvanının altında ezilirken, bazıları bu yakıştırmanın çok daha ötesine geçmiştir.
Ağalık bir unvan olmaktan öte, bir hayat biçimi olmuş, hayatın ta kendisi olarak belleklerde yer almıştır..
***

Her toprak sahibi, her kendisine “Ağa” denilen kişi, gerçek anlamda “Ağa” olmayı başaramaz!
Tarihte, bu topraklar kendilerine “Ağa” denilen çok kişiyi görmüş, birçoğunu geçmişten geleceğe taşımış, yaptıkları ve yaşadıkları hep efsane olarak dile getirilmiştir.
Cumhuriyet sonrasında Çukurova’nın bereketli toprakları “Ağalık” ünvanı ile üzerlerine yakıştırılmaya çalışılan gömleğin bol geldiği büyük toprak sahiplerini de görmüştür.
Bu saygı duyulan üç harflik tabiri her yönü ile hak edenleri de görmüş, saygı duyulan, sevgi ile anılan ender kişileri de tanımıştır.
***
Aslında 1950’li yıllarla birlikte Çukurova’da toprak ağalıkları kendi içerisinde yok olmaya, bir anlamda asimilasyona uğramaya yüz tutmuştur.
Adana’nın sarı sıcağının oldukça zor koşulları ile kendilerine bahşedilen köylerde “ağalık” ünvanı ile bütünleşip, toprağı işlemesini bilenleri de görmüş, onlarla bütünleşmiştir.
Bu berekekti topraklarda tarımın nasıl yapılacağını, üzerinde çalışan ırgatlardan daha iyi bilgi sahibi olan ağalarla da tanışmıştır Çukurova..
Kendilerini köy yaşamından daha rahat şehir hayatına yönlendirenleri de görmüştür, bu bereket diyarı. En önemlisi de onların kişiliği ile renk ve ahenk kazanmıştır.
***
Aklımızın yettiği, çocukluktan çıkıp gençlikle buluştuğumuz o 70’li yıllarda Adana’nın nesli iyice azalmış “Ağa”larını biraz da olsa tanıma şansına sahip oldum. Bunların bize en gerçekçi gelenini, kanımızın en çok kaynadıklarını, “Ağa”lık ünvanına gerçek anlamda yakışan kişiler arasında kıyaslama yapma fırsatını da buldum.
O yılların sonrasında, aradan geçen zaman süreci ile birlikte adı unutulanlardan çok, yaşamışlıkları ile sıradışı olmayı başarmış ağaları da zihinlerde tazelemeye çalıştım..
***
“Ağa”lık yakıştırmasının sadece bir kader çizgisinin getirdiği unvan olmadığını, ağalığın bir kültür, bir akıl ve gerçek bir yaşam zenginliği olduğuna tanık oldum.
Bu ünvanı tarladaki ırgatından, şehirdeki en üst düzey yöneticiye kadar benimsetme özelliğinde aramak gerektiğini fark ettim. Belki bu topraklar daha nice “Ağa”ları gördü; ama ben sadece bir tek ağada görebildim.
“Osman Ağa” ismi ile bütünleşen, gönlümüzde, zihnimizde gerçek bir Adana Ağası olan Osman Taşa, benim gördüğüm “En son Adana Ağası” olarak hafızamda en anlamlı yerde takıldı kaldı.
“Ağa”lığın üzerine yakıştığı, bu ünvanla bütünleşebilen gerçekten saygı duyulmayı hak edebilecek ender kişilerden biri idi Osman Ağa.. Daha uzaktan görüldüğü anda, duruşu, yürüyüşü ve konuşması ile ağırlığını hissettirme özelliği vardı.
***
Osman Taşa’nın her yaşta, her çağda, her ayrı meslek sahibi insanla nasıl kaynaşabildiğini, nasıl onlarla bir ve bütün olduğunu sadece ben değil, o çağları yaşayanların hemen hepsi hayranlıkla izleyip, örnek almıştır.
Bugüne sadece saklı gizli anıları kalmış, her hatırası, her yaşanmışlığı çok değerli yaşam öyküleri arasında saklanmış Osman Taşa’yı tanıma şansı bulmuş pek az kişi kalmıştır.
Ancak her farklı kişi, çok değişik ve anlamlı sözlerle “Son Adana Ağası”nı dile getirmeye çalışır.
Her birisinde ayrı bir bilgi, birikim ve insanlık kültürü vardır. Her bir yaşanmışlık öyküsünün gerisinde, insanlara ibret olabilecek önemli yaşam dersleri yer alır.
***
Her bir ağanın, her bir zengin Adanalı ünlü aile büyüğünün çok daha iyi anılmak, çok daha güzel şekilde hatırlanmak için özendiği birçok girişimi olmuştur. Ancak Adana’nın hafızalarda kalan son ağası Osman Taşa, hiçbir zaman böyle gereksiz tabirlere ihtiyaç duymamıştır. Kendi varlığı ve karekteristik özelliği ile bu takdir duygusunu doğal bir şekilde başarmış; çok ender rastlanabilecek, “özellikli bir kişi, tam bir toprak ağası” olarak hafızalarda yer almıştır.
Osman Taşa, “Ağalık” olgusunu sadece toprak üzerindeki otoriterlik gölgesinin altında tutmamış, şehir hayatının en ileri noktalarına kadar büyük bir rahatlık ve özveri ile taşımayı başaran bir kişilik olmuştur.
Hatta her ortama uyumu ile beğeni kıstasından çıkıp, hayranlık noktasına kadar ulaştırmış, eşine ender raslanacak bir karekter olmayı hak etmiştirOsman Taşa.
O, “efsane ağa” Adana’da 2000’li yıllara merdiven dayanılan yıllarda, “Çukurova’nın son ve gerçek ağası” ünvanı ile de bütünleşmiş, kaynaştırılmıştır.
***
Osman Taşa’yı anlamak, anlatabilmek öyle basit kelimelerle, birkaç süslü cümlelerin arkasına sığınarak seslendirmek mümkün değildir.
Osman Taşa aslında bir “Adana sevdası”dır, Adana’nın 20. Yüzyılının ikinci yarısındaki yaşam öyküsünde örnek gösterilebilecek bir kültür hazinesi gibidir.
Osman Taşa bunun için özel bir çaba göstermemiş, onun kişiliği ve karekteri, insana ve yaşama bakış açısı ve üstün zekası ile bu özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Osman Taşa ile oturmak, onunla sohbet etmek, onunla aynı masayı paylaşmak, hatta birlikte kadeh kaldırmak bizim çağda yaşayanlar için önemli bir ayrıcalık, çok farklı bir şans olmuştur.
Gerçek anlamda bir ağa ile aynı ortamı teneffüs etmek, onun yaşam hikayesinin içerisinde yer bulmak bir ayrıcalık olmuştur.
***
Ancak Osman Taşa’nın ince zekasını, hayatın gerçekleri ile dalga geçişini, insana dürüst, beklentisiz ve samimi bir pencereden nasıl baktığını bilmeden karar verebilmek de güçtür.
Her gününün hikayesi, her anısının arkasında yatan gerçekleri iyi bilmeden, doğaçlama da olsa ne söylediğini anlamadan, o sözlerin arkasında nasıl güzel düşüncelerin olduğunu hissetmeden yorum yapmak onun kişiliğine saygısızlık olarak nitelendirilebilir.
Ancak bir anlamda böyle önemli bir Adana sevdalısını, bir Çukurova Ağası’nı anılarda kalmış özelliklerinden küçücük örnekler vererek dile getirebilmek, onun güzel ruhuna anlam kazandırabilir.
***
Osman Taşa gibi bir kişiliği, bu kentte neler yaşadığını, ne tür olaylara şahitlik yaptığını çok kişi bilmiş, duymuş, şahit olmuştur. Ancak hangi pencereden, nasıl anlatacağını bilemediği için de hep anılarda saklı tutulmuş, geçmişin sırlarıyla bütünleşen yaşanmışlıkların gölgesinde kalmıştır.
Anlatılmayışının en önemli özelliği, kendisine duyulan saygı ve küçücük de olsa yanlış anlatma, yanlış anlaşılma faktörünün hep akıllarda olmasından kaynaklanır.
***
Kime güveneceğini çok iyi bilebilen, bunu içinden gelen duygular ve insan tanıma özelliği ile bütünleştiren Osman Taşa’nın her anısının altında ayrı bir masal dünyasının, efsane gibi dile getirilecek olayların izleri vardır.
Onun müdavimi olduğu Çukurova Kulübü’nde, kendisine ait masası hiçbir zaman boş kalmamış, çoğu kez mevcut sandalyelerle yetinilmeyip, yemek yiyenlerden daha çok sohbetini izleyenlerle dolup taşmıştır.
Osman Taşa’nın masasından o ortamın duvarlarına yansıyan seslere kulak verseniz, Adana tarihinin içindeki sırları, bilinmeyen gerçekleri öğrenme şansını bulursunuz.
O “Adana’nın son ağası”nın nasıl bir kültüre sahip olduğunu, yaşamın onu nasıl yetiştirip, pekiştirdiğine şahit olursunuz.
Osman Taşa, kendisi hakkında takdir edici sözler söylenilmesini, gerçekleri dile getirseniz bile, “abartılı olduğunu düşünerek” böylesi övgü dolu konuşmaları pek benimsemediği için, bu kadarcık anlatımla yetinelim.
Onun gerçek bir efsane olduğu yıllara dönelim birlikte.
***
1960’lı yıllarla birlikte Adana’nın tarımındaki gelişmeler, sanayi kuruluşlarının arkası arkasına açılması ve bununla birlikte ticaret hayatındaki hareketlilik dönemleri Osman Taşa’nın belki de bu şehrin geleceğine yönelik hamlelerinde imzalarının yer aldığı olaylarla dolup taşmasını sağlar.
O yıllar Adana süratle büyüyüp gelişirken, bir anlamda dış dünyanın da gözlerinin üzerinde olduğu bir şehir konumuna ulaşmaktadır. Tarımda ve ticaretteki gelişme, eğlence yaşamındaki inanılmaz hareketlilik ve Adana’nın sosyal anlamda kabuğunu kırdığı senelere doğru gidelim birlikte. İşte tam bu zamanlarda yaşananları anlatırken bazı gerçeklerden, sırlar arasında kalmış anılardan söz etmekte de fayda vardır.
***
İncirlik Hava Üssü’nün Adana’nın ekonomik ve sosyal yaşamına görüntüde yaşama getirdiği hareketlilik sadece yüzeysel açıdan değerlendirilir.
Bu kritik askeri üssün Adana’ya ne kazandırdığı veya ne kaybettirdiği geri planda kalmıştır genellikle. Çukurova’nın geleceğini etkileyen birçok çalışma, bir sürü etken görülmemiş, görülmek istenilememişti.
Bir rüzgara kapılmış giden bir toplum yapısı vardı o zamanlar.
Bu topraklarda gözü olan yabancı güçlerin bir istihbarat üssü haline getirdiği şehir durumundaydı Adana.
Bu şehrin üzerindeki ağırlığı, sokaklara taşan “ülkücü – sosyalist” çekişmelerinin gölgesinde kalan birçok hamle, şehirde sermaye çevrelerini, tarım ve sanayi yöntemini değiştiriyordu.
Şehir içindeki bazı seçilmiş mahallelerde, özellikle Amerikalılardan oluşan semtler dikkati çekmeye başlamıştı..
***
Ekonomisi ve insan yapısı süratle değişen Adana’da mütevazi konaklama yerleri birer birer yok olmaya başlamıştı. 5 yıldızlı otellerin yapımı hızlanmış, eğlence yerlerinin çehresi ve hitap ettiği kitleler değişmişti.
Adana, İncirlik’teki kritik askeri üsle birlikte kaderinin rüzgarını da farklı yönden estirmeye başlamıştı.
O yıllarda en az değişen, bu hızlı büyümeye en temkinli yaklaşan kesim de Çukurova Kulübü’nü mesken tutan, Adana’nın iş dünyasına hakim çevreler oluyordu. Abdullah Öngen’in Ticaret Odası Başkanlığını, Hacı Sabancı’nın Sanayi Odası yönetimine hakim olduğu dönemde hem bu önemli kurumlara, hem de Adana’nın çeşitli mesleki kuruluşlarına arkası arkasına gelip araştırmalar yapan yabancı uzmanlar yağmur gibi yağıyordu.
Her bir uzman ekibin gelişi ve çalışmaları sonrasında, tarım alanlarında kullanılan zirai mücadele ilaçlarından, sanayi alanındaki ihtisaslaşmaların şekli değişiyor, tekstil fabrikalarında basılacak ürünler bile ihracata yönelik sistemlere ayak uydurmaya çalışıyordu.
Adana sanki gizli bir gücün yönetiminde, sihirli ellerin dokunuşları ile akıl almayacak ölçülerde değişiyor, gelişiyordu. İnsan yapısı, karekteristik özellikler de zamana ayak uyduruyor, beşeri ilişkilerde dostluklardan daha çok ekonomik menfaatler ön plana getiriliyordu.
Bu ortamada Adana ve kentin geleceği konusunda kimin gerçek, kimin sahte olduğunu anlayabilmek zor hatta imkansız denilecek boyutlara ulaşmıştı.
***
Osman Taşa, bu hareketli dönemlerde kişiliğini ve karekterini hiç değiştirmeyen, herkese gerçek bir “Adana Ağası” tavrı ile yaklaşan özelliği ile tanınmış ender bir kişilik oldu. O, herkesten farklı bir tavır sergileyen ve çok daha rahat bir şekilde sohbet edebilme şansı bulduğumuz, fikirlerinden yararlandığımız Adana’daki ender şahsiyetlerden biriydi.
İnsanları kırmadan, onların beklediği, onları ikna edebilecek yapısı ile gerçek anlamda “Ağa”lık görevini yerine getirirdi.
Mütevazı kişiliği, olgun davranışları ile gönüllerde yer alması onun en önemli zenginliğiydi. Osman Taşa, bundan büyük keyif alırdı.
“Keyif” demişken, Osman Taşa aynı zamanda bir keyif adamıydı.
Günün her saatinde nasıl eğlenmesi, nasıl hareket etmesi gerektiğini iyi bilirdi. Yaptığı onca zorlu işlerden sonra, onca yorgunluğuna, “oflayıp poflamalar” dışında bir şikayet ettiği gözlenmezdi.
Karşılaştığı zorluklara bile neşeli bir şekilde yaklaşımı, bildiklerini dürüstçe ortaya koyması, bilemediklerini de kendisiyle dalga geçecek düzeyde samimiyetle dile getirmesi ile ününe ün katardı.
***
Şimdi Mavi Sürmeli diye adlandırılan Yalçın Sürmeli’nin oteli o zamanlar Küçük Sürmeli idi. Burada içinde bir mavi renklerin hakim olduğu lobi-salon tarzı bir farklı köşe vardı. Yabancı konukların en çok rağbet ettiği, ağırlandıkları ender otellerden biri olmuştu. O zamanlar Amerikalı ve İsviçreliler oluşan bir heyet gelmiş, yeni dokuma tezgahları konusunda çalışmalar yapacakları bilgisi verilmişti. Ticaret Odası’nda yapılan toplantı sonrasında yabancı misafirler bu otelde ağırlanmıştı. Bu heyette yer alan 40’lı yaşlarda ama çok güzel ve havalı bir yabancı tekstilci herkesin dikkatlerini çekmişti.
Çat-pat da olsa güzel Türkçe konuşan bu yabancı misafir herkesin odak noktası haline gelmiş., Bizim Adanalılar, geleneksel misafirperverlik duygularının ön planda olmasından olacak ki, bu güzel ve alımlı bayana durmaya çalışıyor ancak bir türlü başaramıyor, o gerekli elektriği sağlayamıyordu.
Osman Taşa, bunların çabasını görünce, “Siz kadın ruhundan anlamıyorsunuz, kadına nasıl hitab edileceğini bilmiyorsunuz. Böyle yaparsanız avucunuzu yalarsınız, elini bile tutamazsınız” demiş!..
***
O dönemin hızlı genç iş adamları, “Ya Osman Amca, bunlar senin bildiğin kadınlar gibi değil, hepsi tahsilli, kültürlü. Sakın sen kafanı bunlara takma, biz neyse de, o rüzgar olup esse, bir üfürüğü sana ulaşmaz rüzgarından bile faydalanamazsın” demişler.
Osman Taşa, hem bir Adanalı, hem de “Ağa” olması nedeniyle bu sözlere içerlemiş.
Bir şey yapması, hem Adana’nın itibarını kurtarması, hem de o yeni yetmelere unutamayacakları bir ders vermesi gerekiyormuş. O gün tüm işlerini bir kenara bırakmış, otelin lobisine karargahı kurmuş..
***
Uzaktan izlemiş heyeti, bir tüm gün, hiç yaklaşmamış. “Oralı değilmiş gibi!” görünüyormuş.. Kadına her yaklaşan, bir süre sonra süklüm püklüm geri dönüyormuş.
Osman Taşa’nın çok fazla lisan bildiği yok; kadının türkçesi ile anlaşabileceklermiş. Bunun için de geçerli bir neden, işe yarayacak bir formül bulmak gerekiyormuş.
Lobide gelip gidenleri dikkatle izlerken bir farklı konu bulmaya çalışıyormuş. Kadının tekstil işinde uzmanlık derecesinde bilgi sahibi olduğu konusunda kimsenin şüphesi yokmuş. Bundan da cesaret alan bu güzel kadın, herkese adeta tepeden bakıyormuş.
***
Ama bu güzel ve olgun kadının ayrı bir araştırıcı özelliği olduğunu öğrenmiş. Resepsiyondaki gençten tüyoyu almış. Çok iyi ingilizce konuşan bu genç, kadının bazı kitaplar istediğini bunları araştırdığını anlatmış. Osman Taşa, ne tür kitaplar olduğunu sormuş, hemen otelin önündeki bir taksiye atlayıp, Yolgeçen kitabevine gitmiş ve koltuğuna birkaç kitap alıp dönmüş.
Sonra gayet kibarca kadının yanına yaklaşmış “Biz sizi tekstilde uzman sanıyorduk. Siz çok daha ilginç konularda araştırmalar yapıyormuşsunuz” diye lafa girmiş, aldığı kitapları uzatmış. Kadın, tüm gün tekstille ilgili konulardan zaten bunalmış ya, bu farklı özelliğini hatırlatan, üstelik aradığı kitapları bulan Osman Taşa’ya hemen samimi bir gülücükle karşılık veriyor. “Aaa, siz nereden öğrendiniz” diye başlayan sohbet koyulaşmış..
***
O herkese yukarıdan bakan, kimsenin yanına yaklaşamadığı güzel kadın, Osman Taşa’nın etrafından ayrılmaz olmuş. Adeta ağzının içine düşecek hale gelmiş.
O heyet ile Osman Taşa’nın ortaya koyduğu sıcaklık, samimiyet ve iyi ilişkiler sayesinde çok önemli anlaşmalar için zemin bulunmuş. Ciddi ve büyük rakamlara ulaşan anlaşmalar imzalanmış. En önemlisi Çukobirlik’teki dokuma fabrikasının tezgahları konusunda İsviçreli Sulzer firması ile kurulamayan işbirliği bu sayede gerçekleştirilmiş.
Kısaca; Osman Taşa, gerçek bir Adana Ağası’nın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş. Ağalığın çok kıvrak bir zeka ve tam hedeften vurabilecek kabiliyetler taşıması gerektiğini kanıtlamış.
Kısacası, Osman Taşa bu sayede hem Adana’nın onurunu, hem Adanalı gençlerin gururunu kurtarmış!
***
Bu konu o zamanlarda hep konuşulan, ancak nasıl olduğu bir türlü anlaşılmayan bir muamma olarak anlatılırdı. Bana güvenir, benimle sohbet etme konusunda ayrı bir yerim olduğunu bilir ve ona göre davranırdım. Yine bir gün Sürmeli’nin lobisinde otururken, “tam yeri” diye konuyu açtım. “Evlat!” diye başladı söze; “Anlatsam, kimse inanmaz, kimseyi inandıramam. İnanılmayacak bir şeyi de anlatmayı kendime yakıştıramam. Sen de bilme, unut gitsin” diye biraz çıkıştı. Sonra viskisinden birkaç yudum aldı. “Tam bir fıkra gibi. Sen de inanmayacaksın ama kimseye de anlatma” diye tembihledi..
***
Ne kadar gerçek, ne kadar şaka bilinmez. Yıllardır hep sakladım. Sırrı muhafaza ettim. Ama bu küçücük olay bile Osman Taşa’nın ince zekasını, insanı ikna etme kabiliyetini ve yaşama bakış açısını bana anlatmaya yetti.
Şimdi Osman Taşa’nın ağalık ruhunu ve “Son Adana Ağası” ünvanını devam ettirme görevini oğlu Ahmet Taşa yerine getirmeye çalışıyor. Osman Ağa’dan bana miras kalan bu sırrı da ona anlattım. Ahmet Taşa, ister “baba mirası sırrı” anlatır, ister kendinde saklar.
Son Adana Ağası Osman Taşa, gerçek bir ağa gibi onuruyla yaşadı, gururlu bir şekilde ruhunu bırakıp, göçüp gitti.
Yaşadığı dönemlerde, ünü Amerika’da Beyaz Saray’a bile ulaşan, hatta “Amerika’nin gerçek sahiplerinden olduğu” iddiası sonrasında Adana’daki ABD Konsolosluğundan törenle özel bir plaket bile alan rahmetli Osman Taşa’yı saygı ve hürmetle anıyorum.
Ruhu şad olsun.



