Welcome to Söz Gazetesi - Söz Tv   Click to listen highlighted text! Welcome to Söz Gazetesi - Söz Tv
Siyaset

ABDULLAH ÖCALAN’I YOKTAN VAR EDEN KADIN: KESİRE YILDIRIM

Bu yazıda Öcalan’ın Dersim Travmasının arka planını okuyacaksın. Biliyorsunuz en Son Dersimliler için Yudunrad benzetmesi yaptı Öclan… yani soyunu satanlar… Benden başkana küçük bir hediye olsun… 

 Yıldırım, 1954 yılında Karakoçan’da, Ali Yıldırım’ın kızı olarak dünyaya geldi. Aile, Dersim’de yerli halkın Şadi boyu dediği kola bağlıydı. Şadilerin kökleri bugünkü Irak’ın Ninova Ovası’na kadar uzanır. Orada onlara liderlik yapan, halkın Şabak dediği yani Şah Beg olan liderleri Arap ve Müslüman kabileler tarafından öldürünce dağıldılar. Arap kroniklerinde bu ad Şabek olarak geçer; yani karışık, belirsiz, soyu sopu bilinmeyen sapkın halk manasında kullanılır. Böylece onlar bu lakap ile anılır oldu. Yani Şah Beg olur şebek… Bu kabile, Ortadoğu İslam inancına göre Kızılbaşların en lanetli kolu olarak görülür. Çünkü Şabaklar asla teslim olmamış, eski inançlarını bırakıp İslam’a geçmemişlerdir. Bu direniş onları sürekli sürgünlere ve saldırılara maruz bırakmıştır.

Şah Beg öldürülünce Beyin karısı Xatun kabilenin başına geçti ve onları Ninova’dan alıp bugünkü Diyarbakır çevresine getirdi. Ama orada da rahat edemediler. Şeyh Osman bölgeye hâkim olduğunda, Şadi köylerini talan etti. Bunun üzerine Şadiler bir kez daha dağıldı. Bu kez Dersim’in iç bölgelerine, Erzincan’ın Kemaliye, üst Şiran Dağlarına ve Sivas dağlarına çekildiler. Onların dili de bu sürgünlerin izini taşır. Bugün konuştukları Kürtçenin bir lehçesi olan Kırdaşki dilleri, Goranî ile Zazaca’nın karışımı bir dildi. Mironsky bu nedenle onların konuştuğu dile Şebekî Gorani-Zaza demiştir. Şadiler 1960’lara kadar iki dilli idiler; Türkçe eğitim ve devlet dili olarak kullanılmıştır ancak şehirlere giderken kullandıkları bu dil, günlük hayatlarında görülmez. 1950-60 yıllara kadar onlar hem Kurmancı hem de Zazaca konuşurlardı. Bu dil zenginliği onları bölgedeki farklı gruplar arasında bir köprü yaptı. Osmanlı döneminde dışlanmış Dersimlilerin Şadiler üzerinden Kürt beylikleri ve Osmanlı ile ilişki kurduklarını söylersek abartı olmaz. Eski Dersimlilerden mal alıp vermek genelde yasaklıydı bu nedenle pazar ihtiyaçlarını Adrianik’in de belirtittiği gibi ya Ermeni tüccarlar ya da Şadiler üzerinden sağlarlardı. 

Kesire Yıldırım’ın babası Ali Yıldırım da bu iki dili bilirdi, hem Zazaca konuşurdu ve hem de Kürtçe. Müslüman Kürtler onu Şebek Ali olarak çağırırlardı, Dersimli kızılbaşlar ise ona Çerçi Ali derlerdi. Öğretmenliğin yanında öteberi alıp satarmış. Ve Tuhaf olan Kürt Müslümanlar Kürtçe, “Şadi dapi kere” der onlara. Müslüman Arapların onlara Şebek demesi demesi yetmezmiş, “Şadiler eşek soyundan gelir” gibi daha da ötekileştirici bir tanıma dahil edilmişlerdir. Kimi Hıran, Mazgirt-Dersim aşiretleri de aynen bu lakapla Şadileri aşağılamışlardır… Ancak ileride de okuyacağınız gibi Şadiler, Alevi ve Kızılbaş inancına büyük katkılar sağlamışlardır. Bu ötekileştirme, azınlıklar arasında sıkça rastlanan bir durumdur, azınlıklar egemen çoğunluğa karşı birlikmiş gibi görünseler de iç yapılarında her daim daha öteki bir alt kimlik vardır. Çoğunluğun mağduru olan azınlık kendi içinde azınlık yaratarak fail durumundadır. Dersimlilerde ve Kızılbaşlarda da pek çok azınlık gruplar vardır. 1937-38’in ötekisi Demenanlılardı, bu asi aşiretten Dersimliler kaçmıştır… Dersimi çevreleyen Kızılbaş Aleviler Dersimlileri öteki görürler, aslında bu kendilerini koruma güdüsünden başka bir şey değildir. Belalı olan ile yan yana görünürlerse devlet yöneticileri onları cezalandırır korkusu yaşarlar. Mesela Ermeniler Kızılbaş ve Dersim Alevileri ile iç içe yaşamışlardır ancak bugün dahi Ermeniler ile Aleviler arasında azınlık ruh halinden oluşan bağ dahi görülmez. Bütün Osmanlı ve Selçuklu Tarihi boyunca Ermeni kilisesi Kızılbaşlarla görünmek istememiştir, 1960lı yıllarda Ermeni sosyalistler bu bağı sol üzerinden kurmuşlardır. Binlerce Hınçak yazışmalarını belgelerini incelemiş biri olarak, hiçbir yerde kızılbaşlarla yan yana görülmezler, bırakın bunu devletin ötekileştirici nefret kavramları Ermenilerde de Kızılbaşlara karşı görülür. Oysa Doğu Anadolu Hıristiyanları ne kadar Alevilerden kaçmışlar bağ kurmamışlarsa da Ermenilere karşı bir sempati olduğunu sözlü aktarımlardan biliyoruz. Bu iki bakışta devlet ya da egemen olana karşı koruma refleksinden kaynaklanıyor, diyebiliyorum… Şadiler işte bu alt gizli topluluktur, ötekinin ötekisi, asilerin en asi koludur. Kendi iç inanç sistemlerinde tutucu ve muhafazakardırlar, korumacıdırlar. İnanç kimlikleri Dersim yerlilerine göre daha belirgindir… İç kodlar daha hakimdir, Dersim yerlisi dini akidesini çok erken terk etme eğilimi taşır, mesela Dersim yerlisi, Kemalizm, Türkçülük, Kürtçülük, Zazacılık ya da bir ideolojik akım siyasi partiye girmiş ise orayı maneviyatı kabul eder ve bu ideolojik yapıya sarılır oysa Şadiler de alt gizli kimlikleri durur. Alevi kimliklerine bağlıdırlar, kolay kolay bırakmazlar… 

Kesire Yıldırım’ın aile tarihinde de inanç kimlikleri onların en belirleyici yanlarıdır. 

Bu nedenle Öcalan ile Kesire Yıldırım hikâyesini ailenin bu geçmiş bağlarıyla beraber okumak gerekir. Kesire ve Öcalan iki ayrı kültürel kodlardan geliyorlardı. Bu birliktelik, kurdukları örgüt içerisinde bir felakete dönüşecekti. Bu nedenle geçmişten alarak bu hikâyeyi adım adım anlatmak gerekir. 

Şadilerin tarihi enteresandır. 1789’daki büyük Çarşancak, Peri, Kiğı depreminde Dersim Pilwank’taki Ermeni manastırı yıkıldı. Şadi köylerinin tamamı rü bu depremde zarar gördü. Deprem Güney Dersim Ermenileri de yıktı geçti. Büyük Ermeni Manastırı Pilwank da yıkıldı ve hayatta kalan Ermeniler göç yollarına düştüler. Pilwank Ermeni köylerinin bir kısmını Şadiler anlaşarak satın aldı. Ve böylelikle daha iç Dersim’e de yerleşmiş oldular ama onlara karşı mesafe hep görülür… Bu yerleşme, Ermeni tarihçiler tarafından onların Ermeni kökenli olduğu iddialarına yol açmıştır. Oysa bu bir yurt arama hikayesiydi. “Pilvenk” kelimesi “büyük manastır” anlamına gelir. Bu manastırın yıkıntıları Şadiler için ziyaretgâh olarak kaldı. Onlar özünde Şabaklı bir Goran kabilesiydi.

“Şebek” denmelerinin nedeni, liderleri Şabak’ın adının Arapçada tahrif edilmesinden başka bir şey değildi. Urfalı Mathaus, Müslümanların onları “şebek maymunu”na benzettiğini yazmıştır. Austen Henry Layard (1853) Nineveh and Babylon eserinde Ninova civarındaki enografik anlatısında Shabaklar üzerinde durur. George Percy Badger , ünlü eseri The Nestorians and Their Rutuals (1852) eserinde Mesopotamia’nın Doğusu bölümünde Şebek göçüne yer verir. İslam kültüründe şebek ve benzeri hayvan benzetmeler, bir topluluğun yok edilmesini meşrulaştırmak için kullanılır olduğunu unutmayalım derim. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran savaşına Şadilerin toplu halde katıldığı bilinir ve sözlü tarihlerinde geniş yer bulmuştur. Bu hikayeler onlar arasında çok canlıdır ve Şah İsmail’in babası Haydar’ı ilk Çelebileri olarak kabul ederler. Ve Şah Haydar onlar arasında yaşamıştır. Öyle denir ve inanırlar. 

Anadolu ve Dersim Kızılbaşları dini liderlerine Pir derler oysa Şadilerde Çelebilik vardır. Alevilerde kadın “Ana” kadının inançtaki yerini belirler ancak Alevilerde ANALIK Kurumu inanç önderi olan Pir’in yanındaki eşi-karısı olmaktan öteye gitmez. Oysa Şadiler de maneviyat bizzat kadın tarafından aktarılır. Büyük felaketlerde inanç sistemleri büyük tramvalar yaşar ve değişime uğrar. Şadiler Diyarbakır ve çevresine göç ederken başlarında Şah (senem) Hatun vardır ve onlara uzun yıllar liderlik yapar. Şiran Dağ köylerindeki Şadiler de Şah Hatun, ya da Şah Senem Hatun çok önemli bir figürdür. Ki, bugün hala Alevilerde Ocağın kadın tarafından temsil edildiği tek Alevi Ocağı, Şadilerin bağlı olduğu Abdal Cemal Ocağı’dır… Bu Ocak bugün Karakoçan’ın Dalikan köyünde bulunur ve birkaç kuşaktır gözlerden uzak kadın çelebiler tarafından temsil edilir. Aile ve köylerinde kadın karakteri erkekten baskın ve daha öncü bir role sahiptir… İleride anlatacağım bölümlerler de, Kesire Yıldırım’a bu gözle de bakmanız da yarar var derim. Kesire Yıldırım’ı sadece Alevi ve Kızılbaş görmek ya da Kürt demek anlaşılır olmayabilir o Kürtten öte Kızılbaş, Kızılbaşlıktan da öte Şabek Kızılbaşıdır ve onların tarihinde kadınlar belirleyici olmuştur. Kadın sözü erkek egemen bakışın ötesinde söylenmiş, dinlenmiş onlara yol göstermiştir ve bugün de maneviyatlarında fiilen bu durum sürmektedir… İç aile yapılarında da Yahudilerde olduğu gibi kadın baskındır. Dersim Kızılbaşlarının aksine anne bağları çok güçlüdür. Onlarla yaptığım pek çok görüşmede söze genelde, “annem şöyle derdi… ya da nenemin bize aktardığına göre…” ya baba! Baba vardır, şaşırarak yüzünüze bakarlar. Baba zaten var, sanki baba ava gitmiş bir şekilde geri gelecek gibi bir hava vardır. Ve sahiden de erkekler şehirlere çalışmaya gitmiştir, Amirakaya gitmiştir, iç Dersim köylerine çerçicilik yapmaya gitmiştir ama biliyorlar gelecektir. Söz aynen yemek gibi evin içinde pişer, orada olgunlaşır. Şadilerde de hayat kadının ruhunda anlam kazanıyor, ekmek kazanmaya çıkan erkek de gelip o kadını dinleyecek yuva ile bağ kuracaktır… işte Şadilerin Dalikan Köyündeki Abdal Cemal Ocağı’nı birkaç kuşaktır temsil eden kadın çelebi sanki geçmişin bu hayatını hala sürdürür gibidir. Duyduğuma göre Ocağı 60-70 yıldır temsil eden Elif Ana ölmüş ve şimdi kızı Xatun ocağı temsil ediyor…

Kızılbaş inancındaki “Pir-e Piran” (pirlerin piri) kavramı, Şadi kolundan gelir. Ailenin aktardığına göre Kesire’nin babası ve kardeşi, 1960’lı yıllarda İran’daki Yaresan Kızılbaşlarını ziyaret edip Pir-e Piran cemine bir kaç kez katıldıkları söylenir. Yerli Dersimliler, “Şad şahitlik yaptı” der. Alevilikte Hz. Muhammed’in de dara çekildiği yani yargılandığı Ulu Divan’ın da üstü bir mertebedir Pir-e Piran denen makam. 

Alevilerdeki Ulu Divan 40 İnsan-i Kamilden oluşur. Alevilere göre dünyadaki haksızlıklar Ulu Divan’da giderilir. Hak yenmiş ise, o hak ulu divanda alınır esas sahibine verilir. Kırklar divanını hatırlayın, Muhammed orada yargılanır ve peygamberliği, peygamberlik mührü olan yüzüğü, bütün şan ve namı elinden alınır, kimi anlatılarda Ali’ye verilir. Ama efsanenin aktarımında esasında Salman-i Farsi’ye teslim edilir. Bilirsiniz Muhammed Hatice’nin kervanını Habeş köleler ile Şam’a götürken yolda gezin olan İran’ın köklü aile soyundan gelen, yunanca, ibranice ve batı dillerini bilen Salman-i Farsi’yi esir alır ve ölünceye kadar esir olarak yanında tutar. Onun bilgisini sömürür… Alevilerin Ulu Divanı olan Kırk Eren arşta Hz. Muhammed’i dara çekerek Salman-ı esirlikten kurtarıp yeniden özgür bir gezgin yaparlar. Salmanın yolu vardır…. Gitmesi gerek. Muhammed ise yeryüzünde edindiği Peygamberlik, elçilik sıfatlarından arındırılır fakir bir kula çevrilerek eşitlenirdi. Muhammed’in kırklara beş parmağın beşi bir olur mu? Yani tanrı insanları eşitsiz yaratmıştır, sözünü kırklar divanı yere çalar, kısa çöp ile uzun çöpün hakkı birdir manasına gelen. Evet bizde beş parmağın beşi birdir. Bunun üzerine Muhammed itiraz eder, biriniz acı duyarsa diğeriniz nasıl duyacak… ve bunu gösterirler, evet birimizin bir yeri kanarsa kırkımızda da duyulur, görülür bu derler,… yani haksızlıkları giderme yeridir ulu divan. Alevilerdeki amel defteri bu ulu divandır, oysa Pir-e Piran yani Şadilerin sıkı sıkıya bağlı olduğu pirlerin pirleri makamı 72 kişiden oluşur. Ve burada ulu divandaki gibi bir yargı, haklı haksız arama yoktur. Orası Nirvanadır, insanlar dişil ve eril değil, arzular, nefsler, kimlikler orada bitmiştir. Erimiştir insan kendi ruhunda ve duyulmayanı duymaktır, bilinmeyeni bilmek amaç… Dersim Kızılbaşlarında 72 kişinin toplanıp cem bağladıkları görülmez oysa Şadilerde bu en üst mertebe cemi çok önemlidir. Pirlerin Piri olan bu divana nefesi gene kadın verir…

Yahudilerin Ninova’da köleleştirilip “Büyük Kures” tarafından kurtarıldığı anlatısı, Şadilerin hafızasında yer etmiştir. Bağlı oldukları Cemal Abdal Ocağı, bu söylenceye bağlıdır. Duaları “Yetiş ya Kures Baba, ya Hızır!” şeklindedir. Dersim kabilelerini araştırırken yetmiş yaş üstü yaşlılara şöyle sorarım: 

Siz çocukken dedeleriniz, nineleriniz yataktan uyandı, dış kapıyı açtı ne derlerdi, güne nasıl seslenirlerdi…? Çünkü bu Alevilerin sırlı dünyasının anahtarıdır, sizler de çevrenizde sorun ama yaşlılara… onların dede ve nenelerinin güne başlama hikayeleri bütün hayatlarının kapısını size aralayacaktır. Alacağınız cevaba şaşıracaksınız. Şadi yaşlılarının neredeyse tamamı, “Ya Kures Baba, Ya Hızır, ya Duzgın” derlerdi… cevabı vermiştir…

Kürt Silahlı Hareketindeki pek çok direnişçi ve kadın lider, Dersimli Kızılbaşların bu Şadi kolundan çıkmıştır. 

Geçmiş geleneklere bağlılıkları, dışarıya kız vermemeleri, çocuk isimlerinde bile kendini gösterir. Bektaşilikten gelen Çelebilik ile Yaresandan gelen Pir-e Piran kavramını birleştirmişlerdir. Konuştukları Kırdaşki dili, onları kültürler arasında bir köprü yapmıştır.

Ali Yıldırım, çocuklarını bu kimlik bilinciyle büyüttü. En büyük kızı Kesire, onu takip eden Habire, Cebire, Kebire ve Almanya da yaşayan en küçükleri erkek kardeşleri Kemal. Bütün aile 1980’lerde abla Kesire den dolayı ağır baskı sürecinden geçer, gözaltılar, işkenceler ve aile sürgüne çıkmıştır. Öyle ki, 

Baba en büyük kızı Kesire’yi bir lider olarak yetiştirdi. Aslında ailenin kaderi, 1968 seçimlerinde değişti. Ali Yıldırım, CHP’den Karakoçan belediye başkanlığına aday oldu. Seçim propagandası yaparken, Adalet Partisi’nin adayı Abdulselam Çiçek’in taraftarlarının saldırısına uğradı. Yakın arkadaşı bıçaklandı, Ali Yıldırım’ın iki kolu kırıldı. Bu olay, ailenin Ankara’ya taşınmasında etkili oldu.

Bu yıllar Kesire’nin öğretmenlik yıllarına denk gelir ve babaya olan bu saldırı onu derinden etkiler. O zamanın Elazığ’ında CHP ve TİP değil seçimlere katılmak aday dahi gösteremezler. Onlar komünist ve dinsiz görülürler Öyle ki birkaç gün arayla TİP adayı Ali Rıza Yıldırım da saldırıya uğrayacak ve bıçaklanacaktır. O da bir Şadidir ve bu Kızılbaşlar’ın Türkiye tarihinde ilk defa sol partiler içinden kentlerde görünür olmalarını da tarihsel olarak temsil eder. Aileye göre Kesire bu süreçte daha radikal bir çizgiye kaydı. Babasını “fazla liberal” ve “Kemalist” bulmaya başladı.

O yıllarda, doğu illerinde kız çocuklarını okula göndermek nadirdi. Abdullah Öcalan’ın yetiştiği muhafazakar Şafi çevrede kadının kamusal alanda yeri yoktu. Mesela devlet planlama teşkilatı yani o zamanın TÜİK verilerine bakınız, Urfa’da kız çocuklarını ilk okula verme yüzde bir civarındadır, Diyarbakır da yüzde ikidir. Liseler de kız çocukları görülmez. Liseye kadar okula giden kız çocukları ya üst düzey devlet ekranın çocuğu ya da asker sınıfının, bu kız çocuklarını okula genelde inbizat bir refaketçi götürür ve okul çıkışı kapıdan alıp askeri lojmana getirirdi. Yani Öcalan kadının kamusal alanda olmadığı ata-erkil bir çevrede yetişmişti. Oysa buna karşılık, Kesire’nin ait olduğu toplumsal yapı yani Kızılbaş aileler kız çocuklarını okutmaya önem veriyordu. Bu nedenle, doğudan üniversiteye gelen kızların çoğu Alevi-Kızılbaş kökenliydi.

Kesire öğretmenliği bırakır Ankara’ya üniversite okumaya gider. Ankara’da daha sonra Mahir Çayan’la evlenecek olan Gülten Savaşçı’nın grubuna dahil oldu. Bu grupta, Alevi-Kızılbaş kökenli kadınlar arasında doğal ve tek liderdi. O dönemde. Kendisi gibi kızılbaş olan Arabanlı İsmet ile sevgili olur ve nişanlınır. Ailesi Arabanlı İsmet’i çok sevmekte ve adeta ailenin bir oğlu gibidir. Düğün hayalleri kurmaktadırlar, aileler tanışmıştır ama iki genç sevgili Mahir Çayan’ın liderliğini yaptığı THKPC örgütünün de en aktif militanlarıdır. Abdullah Öcalan ise, o sıralar İstanbul Hukuk’u bırakıp Ankara’ya gelmiş, anti-komünist derneklerde görünen bir isim ve Nur Cemaati üyesi namazında niyazında bir delikanlı. 

Kesire ile Öcalan’ın tanışması, Arabanlı İsmet aracılığıyla oldu. Öcalan, Ankara’ya geldiğinde evsiz kalmış kısa bir dönem Arabanlı İsmet’in evini paylaşmıştı. Kesire’yi burada ilk gördü. Kadının kamusal alanda olmadığı bir dünyadan gelen Öcalan ilk defa bir devrimci kadını görmüştü, başı açık, pantolonlu, nikah olmadan sevgilisinin elini tutan. Eylemlere giden Kesire de bu yıllarda Kürt meselesiyle de tanışmış ve içerisinde bulunduğu Mahir Çayan grubunda sert tartışmalar yaşıyordu. Aradığı Kürt Öcalan’ın yüzünde simgeleşmişti, Mahir Çayan grubu o zamanki solu bir bıçak gibi yaran Kürt meselesi tartışmasında, Çayan Kürtler henüz ulus değil, yani bu meseleyi şimdi konuşmamızın zamanı değil, Kürtler Uluslaşma sürecinde bir halktır. Bilirsiniz Ulus denirse Markist termenolojiye göre devlet kurma hakkı vardır, oysa halk denirse bir renk, katman. Kesire bu tartışmalara çıldırmış, bu bakışın Kürtleri ulus görmeyerek onları aşağılamak ve sosyal şovenizm olduğunu söyler. İstanbul da keza İbrahim Kaypakkaya gene Kürtler ulus değil Halk’tır diyen Doğu Perinçek grubundan aynı gerekçelerle kopmuştur. Kaypakkaya’nın kopuşu ile Kesire Yıldırım’ın Mahir Çayan grubundan kopuşu neredeyse birebir aynı gerekçelerle olmuştur, ama Kesire bir kadın bunu sadece sözle değil hayat şekliyle de gösterecektir. 

Aile Kesire’nin aynı yıllarda Baba Ali Yıldırım ile evde yaşadığı bir tartışmayı hatırlar, bu tartışmada nişanlısı Arabanlı İsmet de vardır. Baba, “Şadiler Kürt değil,… Horasanlı deyince” Kesire, 

“kemalizm beyninizi yıkamış, Kürtlüğünden utanıyorsun.” Arabanlı İsmet onu sakinleştirmeye ve neden bu kadar öfkelendiğini anlamlandırmaz… Kesire ona da bağırır ve bavulunu toplar, Arbanlı İsmet’i dahi beklemeden kapıyı çarpar gider… uzun bir süre eve gelmez…

Ve bir gün Öcalan ile o kapıdan içeri girecek ve fırtına kopacaktır…

Aylar sonra Kesire devrimci arkadaşlarıyla eve gelmiştir… 

Evde tavuklu bulgur pilavı ve yoğurt var. Sofraya konur ve karınları açıkmış gençlek masaya oturur. İri yarı, kara kaşlı kara gözlü bir adam daha vardır… Öcalan… birazdan bu sofrada fırtına kopacaktır… 

İkinci bölümü bekeleyin… Video sadece bir deneme, ama hikayeyi ikinci bölümde okuyacaksınız…

https://youtu.be/xiWphCAuyqsKesire

Alıntı: Haydar Karataş

Yazar

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Click to listen highlighted text!