Kültür-Sanat

Demet Duyuler ile Sanat Söyleşileri’nin konuğu yazar Bedriye Korkankorkmaz

“Bir toplum, sahip olduğu teknolojiyle değil; koruyabildiği insani değerlerle geleceğe yürür. Edebiyat da o değerlerin hafızasıdır. Eğer bir gün insan kendi kalbine giden yolu bütünüyle kaybederse, onu yeniden bulmasına yardım edecek ışıklardan biri yine edebiyat olacaktır.” Bedriye Korkankorkmaz

Demet Duyuler: Sevgili Bedriye Korkankorkmaz, üretimiyle ve edebiyata kattıklarıyla saygı duyduğum yazarlardan birisiniz. Söz Gazetesi okurları için sizi kendi cümlelerinizle tanıyabilir miyiz? Yaşam yolculuğunuzdan ve yazarlık serüveninizden söz eder misiniz?

Bedriye Korkankorkmaz:  Hakkımdaki değerli düşüncelerinizi okurken mahcup oldum. Bu güzel sözlere ne ölçüde layık olduğumu bilmiyorum; ancak yüreğimin en içten yerinden gelen teşekkürlerimi sunuyorum. Edebiyata katkı sunabilmek, benim gözümde yalnızca bir uğraş değil, aynı zamanda ağır ve kutsal bir sorumluluktur. Yaşamıma yön veren temel ilke de bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilmektir. Bu nedenle geceyi gündüze katarak çalışıyor, kendimi sürekli geliştirmeye gayret ediyorum.

   19 Haziran 1965’te Bingöl’de dünyaya geldim. Yedi çocuklu bir ailenin üçüncü evladıyım. Çocukluğumun en büyük zenginliği, babamın sahip olduğu geniş kitaplık ve gazeteciliğe duyduğu tutkuydu. İmtiyaz sahibi olduğu gazetesi kadar kitapları da onun hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. Her akşam eve koltuğunun altında Cumhuriyet gazetesiyle dönerdi. Bu alışkanlığını yaşamının son gününe kadar sürdürdü. Okumak onun için yalnızca bir uğraş değil, bir yaşam biçimiydi. Daha ilkokul üçüncü sınıftayken, kitaplığındaki eserler arasında Fuzuli’nin şu dizeleriyle karşılaştım: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı.”

   O yaşta dizelerin anlamını bütünüyle kavrayabilecek bir birikime sahip değildim; fakat içimde kopardığı fırtınayı hâlâ hatırlıyorum. Sanki ruhum ilk kez kendi sesini duyuyordu. Şiirin büyüsüyle, sözcüklerin insanın iç dünyasında açtığı derin kapılarla tanışıyordum. Bugün geriye dönüp baktığımda, o dizelerin karşıma tam zamanında çıkan bir yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Bana sevginin, insanı anlamanın ve hayatı kavramanın yalnızca bilgiyle değil; duyarlıkla, sanatla ve kalbin derinliklerinden gelen bir sezgiyle mümkün olduğunu öğrettiler.

İdealim, edebiyat öğretmeni olmaktı.  Sözcüklerin insan yaşamındaki yerini ve önemini genç kuşaklara anlatmak en büyük düşlerimden biriydi. Bu düş gerçekleşmedi; ancak beni yazının ve edebiyatın dünyasına daha da yaklaştırdı. Zamanla şunu fark ettim: Her insanın iki hayatı vardır. Birincisi yaşarken sürdürdüğü hayat, ikincisi ise yaşam yolculuğunu tamamladıktan sonra başlayan hayatıdır. Bir şairi, bir yazarı ya da bir düşünce insanını ikinci hayatında yaşatan şey, geride bıraktığı sözcüklerdir. Sözcükler ona ihanet etmez onu geleceğe taşır, hatta ölümsüzleştirir.

    Ben, yeryüzünde nefes alan her insanın acısını kendi yüreğimde hissedenlerdenim. Dinine, diline, ırkına, coğrafyasına bakmaksızın insanların yoksunluklarını, açlıklarını, kederlerini ve yaralarını içimde taşırım. Belki de bu yüzden kendimi sürekli yaralar toplayan bir anne gibi hissederim. Savaşların, insan kıyımlarının ve adaletsizliklerin son bulmadığı bu dünyada, varlığımla insanlığa küçük de olsa bir değer katabilmek için çabalıyorum. Yazdığım her şiir, her deneme, her satır bu arayışın ve bu sorumluluk duygusunun ürünüdür. Sevgiye, insanlığa, uygarlığa, bilime ve görkemli bir adalet idealine olan inancımı bütün zorluklara rağmen korumayı sürdürüyorum.

   Hayat, seçimlerden örülmüş uzun bir yolculuktur.   İnsan hangi duyguya, hangi düşünceye yaşam alanı açarsa, zamanla o duygu insanın içinde büyür, kök salar ve ruhunu sarar. Ben bazen kendi inancıma kendim de şaşırıyorum. İçinde yaşadığım toplumun bir bireyi olarak, küçük bir beyaz yalan söylerken bile yüzüm hâlâ kızarabiliyor. Sanki hiç kimse bana yalan söylememiş, hiç kimse güvenime ihanet etmemiş, iyiliğe ve güzelliğe olan inancımı kendi çıkarları uğruna tüketmemiş gibi yaşamaya devam ediyorum. Belki bu bir saflık değil, insan kalabilme çabasıdır. Bana yalan söylendiğinde hâlâ bir çocuğun şaşkınlığını yaşıyor, inciniyor ve sarsılıyorum.

   Küreselleşmenin acımasız rekabeti ve değer aşınmasıyla kuşatılmış çağımızda gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, dünyanın sürüklendiği ahlaki yozlaşmanın bir parçası olmamaya özen gösterdim ve bu kararlılığımı sürdürüyorum.                                           Buna rağmen umudumu kaybetmiyorum. Dünyada  baskıların, savaşların, işkencelerin, eşitsizliklerin ve insan onurunu zedeleyen bütün uygulamaların tarihin karanlık sayfalarında kalacağı günlere duyduğum özlem, bana güç veriyor. İnsanın yalnızca insan olduğu için değer gördüğü bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorum.

     Güç ve güçsüzlük, başarı ve başarısızlık kavramlarına bakışım da bu inancı besliyor. İlkelerinden vazgeçerek elde edilen başarıların cazibesine yıllar önce sırtımı döndüm. İnsanın kendisi olmaktan uzaklaşması, önce inançlarından sonra da kişiliğinden ödün vermesiyle başlar. Bana göre gerçek başarı, insanın kendi vicdanına yabancılaşmadan yaşayabilmesidir. Bu yüzden yalnızca kendime benzemeyi seçtim. İçimdeki güzellikleri, insan sevgisini ve değerlerimi koruyabilmek uğruna ödediğim bütün bedelleri de hayatımın en anlamlı kazanımları arasında görüyorum.

D.D: Edebiyat sizin için ne ifade ediyor? Hayat ile edebiyat arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

B.K: Edebiyat benim için yalnızca yazmak ya da okumak değildir; insan ruhunun en derin katmanlarına açılan, hakikate giden en sahici kapıdır. İnsan ruhunun duygusal, düşünsel ve sezgisel bilinmezliklerini görünür kılan büyülü bir yolculuktur. Belki de bu yüzden yıllardır sözcüklerin peşinden gidiyor, insanın kendine ve dünyaya dair çözemediği sırları anlamaya çalışıyorum. Yazmak, benim için yalnızca bir anlatma eylemi değil; insanın iç evrenini keşfetme çabasıdır.

     Alexander Pope’un, “İnsanlığı incelemenin en doğru yolu insanı incelemektir.” düşüncesi, edebiyata bakışımı özetleyen temel yaklaşımlardan biridir.  İnsanı anlamadan toplumu, toplumu anlamadan da insanlığı kavramanın mümkün olmadığına inanıyorum. Edebiyat, bana yalnızca kendim olabilme özgürlüğü sunmuyor; aynı zamanda eserlerim aracılığıyla okurlarıma birey olabilmenin, sorgulayabilmenin ve kendi iç seslerini duyabilmenin kapılarını aralama fırsatı veriyor.

      Kendimi, insanı ve hayatı anlamaya çalıştığım uzun yolculukta en güvenilir yol arkadaşım hep edebiyat oldu. Bazen bir şiir dizesinde yıllarca dile getirilemeyen bir acının yankısını duydum, bazen bir öyküde insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesine tanıklık ettim, bazen de bir romanda bütün insanlığın ortak kaderini gördüm. Bu nedenle edebiyatı, insanın kendini ve dünyayı yeniden keşfetmesini sağlayan eşsiz bir sanat olarak görüyorum.

     Hayat ile edebiyat arasındaki ilişkiyi birbirini besleyen iki büyük nehre benzetiyorum. Hayat, edebiyata malzeme sunar; edebiyat ise hayata anlam, derinlik ve kalıcılık kazandırır. İnsan yaşadıkça sevinir, üzülür, kaybeder, umut eder, mücadele eder ve bütün bu deneyimler sözcüklere dönüşerek edebiyatın evreninde yeniden hayat bulur. Ancak edebiyat yalnızca hayatı yansıtmakla yetinmez; onu sorgular, dönüştürür ve gelecek kuşaklara aktarır. Bu yönüyle edebiyat, insanlığın ortak belleği ve vicdanıdır.

         Benim için edebiyat, insanın insana ulaşma çabasıdır. Bir çocuğun gözyaşını, bir annenin kaygısını, bir işçinin yorgunluğunu, savaşın ortasında kalan bir insanın korkusunu ya da sevdayla çarpan bir kalbin sesini görünür kılar. İnsanları birbirine yaklaştırır; acılarımızı, sevinçlerimizi ve umutlarımızı ortaklaştırır. Empatiyi, merhameti ve insan olmanın sorumluluğunu hatırlatır.

         Hayat geçicidir; insanlar bir gün bu dünyadan ayrılır. Fakat yaşanmışlıkların, düşüncelerin ve duyguların sözcüklerle kurduğu dünya yaşamaya devam eder. İşte bu nedenle edebiyatı yalnızca hayatın aynası olarak değil, aynı zamanda onun hafızası, vicdanı ve geleceğe bırakılmış en kıymetli tanıklığı olarak görüyorum. İnsan var olduğu, düşündüğü, hissettiği ve hayal kurduğu sürece edebiyat da varlığını sürdürecek; insan ruhunun karanlıkta kalan yanlarını aydınlatmaya devam edecektir. Edebiyat,  ben de daha büyük bir arayışın aracı gibi duruyor: insanı anlama arayışı.

D.D: Şiir, öykü, deneme ve roman… Farklı türlerde eserler veriyorsunuz. Bir düşüncenin hangi türe dönüşeceğine nasıl karar veriyorsunuz?

 B.K: Yazın yolculuğum şiirle başladı. Şiir, benim için yalnızca bir edebiyat türü değil; dünyayı algılama biçimiydi. Lise yıllarında felsefe öğretmenim olan ve daha sonra dostluğuyla hayatıma değer katan Metin Altıok, bu yolculukta unutamayacağım bir yere sahiptir. O yıllarda defterlerimin arka sayfaları şiir karalamalarıyla doluydu. Bir gün, mantık dersinde defterimi incelemiş olacak ki teneffüste beni yanına çağırdı. Koridorda birlikte yürürken, şiirlerimi okuduğunu söyledi ve gözlerimin içine bakarak, “Şiir yazmayı bırakma, olur mu?” dedi. Aradan geçen yıllara rağmen o cümlenin sıcaklığı hâlâ omuzlarımda duran bir el gibidir. Yıllar sonra Konya’da işe girdim. Metin Altıok Karaman’da yaşıyordu. Hafta sonları hep evlerine konuk oldum. Şiir üzerine bol bol sohbet ettik. Konya’dan ayrılırken şiiri bırakmamam konusunda uzun uzun durmuş, yazmayı sürdürmemi ısrarla istemiş, hatta bunun için benden söz almıştı.

       Emekli olup eşiyle birlikte Ankara’ya yerleşti. Beni Sivas’ta yapılacak Pir Sultan Abdal etkinliklerine davet etti. Etkinlik sonrası birlikte Mersin’e dönecektik. Evimde on gün kalacaktı. Babamın sohbetini de çok severdi. Ben, çalıştığım kurumdan izin alamadığım için Sivas’a gidemedim. Metin Altıok’la da telefonda vedalaştım. Onu kaybettikten sonra şiir yazmak üzerine ciddi olarak düşündüm ve yazdığım şiirleri edebiyat dergilerine gönderdim.

     Çocukluğumdan beri dünyaya imgelerin penceresinden baktım. Denizi gördüğümde yalnızca denizi görmezdim; onun içinde aşkı, hüznü, özlemi ve insan ruhunun sonsuzluğunu arardım. Şiir, beni daha çok okumaya, daha çok düşünmeye ve sözcüklerin gizli gücünü keşfetmeye yöneltti. Uzun yıllar boyunca yalnızca şiir yazacağımı düşündüm. Okudukça edebiyatın sınırlarının sandığımdan çok daha geniş olduğunu fark ettim.

       Başta Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tahsin Yücel, Sait Faik, Çehov, Dostoyevski, Tolstoy, Stefan Zweig, Thomas Hardy ve Victor Hugo olmak üzere birçok yazarın eserleri beni derinden etkiledi.

Onları okurken yalnızca iyi yazılmış metinlerle karşılaşmıyor, insan ruhunun farklı coğrafyalardaki yankılarını duyuyordum. Böylece edebiyatın aslında evrensel bir düşünce ve duyarlık akrabalığı olduğunu kavradım.

      Zamanla anladım ki hiçbir sanatçı yalnızca kendisinden ibaret değildir. Her yazar, kendinden önceki büyük birikimin içinden geçerek kendi sesine ulaşır. André Gide’in aktardığı, Puşkin’in Gogol’e verdiği bir fikirden doğan Ölü Canlar örneği, sanatsal etkileşimin ne kadar yaratıcı sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Edebiyatta etkilenmek kaçınılmazdır; önemli olan, bu etkiyi taklide dönüştürmeden kendi özgün sesini yaratabilmektir. Gerçek sanat, alınan ilhamın yeniden yoğrularak kişisel bir hakikate dönüşmesidir.

        Öyküye yönelmem de bu süreçte gerçekleşti. Şiirin yoğun ve damıtılmış diliyle öykünün anlatı gücü arasında her zaman güçlü bir bağ gördüm. Bir gün fark ettim ki bazı duygular ve bazı insanlar, şiirin daralan alanına sığmayacak kadar geniş bir hayat taşıyorlar. Böylece kendimi öykü yazarken buldum.

     İlk öykümü, yaşamından derinden etkilendiğim bir insan üzerine yazdım. Bir karakteri sözcüklerle yeniden kurmanın, ona ikinci bir hayat vermenin hem sevincini hem de sorumluluğunu hissettim. Öykü bana insan ruhunun ayrıntılarını keşfetme imkânı sundu. Karakterlerin korkularını, zaaflarını, dirençlerini ve umutlarını anlamaya çalışırken aslında insanı anlamaya çalıştığımı fark ettim.

     Öykü yazmamın temel nedeni ise çoğu zaman sesi duyulmayan insanların sesi olma isteğiydi. Hayatın kıyısına itilmiş insanların hikâyeleri beni her zaman derinden etkiledi. Yazarken onların yalnızlıklarına, acılarına ve dirençlerine tanıklık etmek; sözcükler aracılığıyla onları görünür kılmak istedim.

         Roman ise benim için bambaşka bir dünyadır. Şiir bir anın yoğunlaşmış sezgisiyse, roman uzun bir yaşamın soluk alıp  veren organizmasıdır. Yıllardır bilgisayarımda üzerinde çalıştığım pek çok roman dosyası bulunuyor. Ancak romanın kendine özgü bir zamanı ve olgunlaşma süreci olduğuna inanıyorum. Karakterlerin, olayların ve mekânların kendi iç tutarlılığına ulaşmadığını hissettiğim hiçbir metni yayımlamayı düşünmedim.

     Roman yazarken kahramanlarım benim için gerçek insanlara dönüşüyor. Onları konuşturmak, susturmak, yaşatmak ya da hikâyelerinin sonuna ulaştırmak kimi zaman gerçek hayat kadar yoğun bir deneyim hâline geliyor. Romanın yazara sunduğu geniş anlatı alanı beni her zaman büyülemiştir. Roman yalnızca bir hikâye anlatmaz; bir dönemi, bir toplumu, bir insanlık hâlini de içinde taşır. Roman yazma konusunda çok acemi olduğumu belirtmek isterim.

     Deneme ise kişiliğime en yakın türlerden biridir. Deneme, okura kesin hükümler dayatmaz; birlikte düşünmeyi önerir. Sorgulamanın, kuşku duymanın ve farklı bakış açılarını değerlendirmenin özgürlüğünü taşır. Bu yönüyle bana her zaman çok yakın geldi. Montaigne’den bu yana deneme, insanın kendisiyle yaptığı içten bir sohbet olma özelliğini korumuştur. Uzun yıllar şiirin ve romanın gölgesinde kalmış olsa da bugün düşünce dünyasının en özgür alanlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Ben de denemeyi, düşüncelerimin serbestçe dolaşabildiği, herhangi bir yargıya mahkûm olmadan kendini ifade edebildiği bir alan olarak görüyorum.

     Bu nedenle bir düşüncenin şiire, öyküye, romana ya da denemeye dönüşeceğine çoğu zaman bilinçli bir kararla değil, metnin kendi doğasıyla karar veriyorum. Yazmaya başladığım anda duygu ve düşüncelerim beni yönlendirmeye başlıyor. Bazen tek bir imge şiire dönüşüyor; bazen bir insanın yaşamı öyküye, bazen yıllarca zihnimde yaşayan karakterler romana dönüşüyor. Kimi zaman da zihnimi meşgul eden bir düşünce, sorgulayıcı yapısıyla denemenin kapısını aralıyor.

    Yıllar içinde sinema üzerine yaptığım çalışmalar da bu yaklaşımımı besledi. Edebiyat ile sinema arasındaki ilişkinin insan üzerindeki etkileri üzerine çok sayıda  sinemayı denemeyle bütünleştiren yazılar  kaleme aldım. İzlediğim filmlerin insan ruhunda bıraktığı izleri, oyuncuların beden diliyle kurdukları anlatımı ve sinemanın edebiyatla kurduğu bağı irdeleyen çalışmalarım bugün kitaplaşmaya hazır bir dosyada bir araya gelmiş durumda. Belki bu yıl “Sinema ve Edebiyat” adıyla kitaplaştırmayı düşünüyorum.  Burada da alışılmış yazın dilimin dışına çıkıyorum. Sinemayı; senaryosuyla, kaynak aldığı metinlerle, filmin anlatım dünyasıyla ve oyuncuların performanslarıyla birlikte ele alırken, kendi yaşam deneyimlerimi de bu çözümlemelerin içine katarak deneme türüyle harmanladım. Böylece sinema ile yaşamın kesiştiği noktaları ortak bir düşünce zemininde buluşturmaya çalıştım. Yazınımızda buna benzer çalışmaların bulunup bulunmadığını doğrusu bilmiyorum.  İlk de olabilir.  Belki de bu yönelim, sürekli kanayan ruhumun ve insanın derinliklerine inme isteğinin düşünce dünyama yaptığı ısrarlı çağrıdan kaynaklanıyor. Sinema üzerine yazdığım yazılar birçok ulusal edebiyat ve sanat dergisinde yayımlandı. Okurlar tarafından ilgiyle karşılandı. Bazı ulusal dergiler, sinema üzerine kaleme aldığım yazıları düzenli olarak göndermemi istedi.

  Bana göre ister şiir, ister öykü, ister roman, ister sinema olsun; bütün sanat dalları aynı hakikatin etrafında dolaşır: İnsanı anlamak ve insanı insana anlatmak.  Bu nedenle bir düşüncenin hangi türe dönüşeceğine ben karar vermiyorum aslında. Düşünce, duygu ve hayal gücü kendi yatağını buluyor. Ben yalnızca onun sesine kulak veriyor ve sözcüklere dönüşmesine aracılık ediyorum.

D.D: Denemelerinizde, büyük düşünürlerin ve şairlerin yaşamlarına yalnızca dışarıdan bakmıyor; adeta onların zamanına giriyor, onlarla birlikte düşünüyor ve sohbet ediyorsunuz. Bu özgün yazma biçimi nasıl doğdu?

  B.K: Bir kitap hakkında yazıyorsam, okurun yalnızca o eseri tanımasını yeterli görmem. Okur, öncelikle o yapıtı ortaya çıkaran insanı tanımalıdır. Yazarın kişiliğini, yaşam deneyimlerini, ruh hâlini ve dünyaya bakışını kavradığında, eser de onun gözünde bambaşka bir derinlik kazanır. A. Gide bir yazısında şöyle diyor: “ Bir kitap okuyorsam yazarıyla on beş gün tatile çıkarım.”

      Bu düşüncelerle kaleme aldığım yazılar zamanla Kitaplarla Söyleşi, Ruhlarla Söyleşi, Tinsel Söyleşiler ve Ölümsüz Karanfiller adlı kitaplara dönüştü. Kitaplarımda tanıttığım her düşünürün, yazarın ve şairin bulabildiğim tüm yapıtlarını inceledim. Onlar hakkında inceleme, deneme, biyografi ve söyleşi türlerinde yazılar yazdım. Ayrıca gelecekte yazabilecekleri eserlerin hangi ruhsal kırılmadan  doğabileceğine ilişkin sezgisel tahminlerde bulunmaya çalıştım.

     Ben onların yaşamlarına mistik bir merakla değil, insani bir yakınlıkla yaklaşıyorum. Yazarken kendime şu soruyu soruyorum: Eğer bugün yanımda olsalardı, bana ne anlatırlardı? Hangi acılarını paylaşır, hangi umutlarını dile getirirlerdi? Bu soruların peşinden giderek onların eserlerinden, mektuplarından, günlüklerinden ve yaşamlarından hareketle zihinsel söyleşiler kuruyorum.  İşte ölü yazarlarla konuşma fikri de bu duygudan doğdu. Bu dünyada bana ihanet etmeyen insan kalmadığı için, kendime değerlerine yabancılaşmamış ölüler arasından dostlar edindim. Bu denli başarılı olmamda, ruhsal olarak çok yaralı olmamın da büyük katkısı oldu. Söyleşilerim, sahici insanlar arasında yapılan söyleşilerden hem daha sahici, hem daha derin hem de daha içten oldu.

    Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Eki’nin  21 Mart 2014 tarih ve 1409 sayısında Ruhlarla Söyleşi yapıtıma dair şöyle bir tanıtım yazısı çıktı: “ Yazar Bedriye Korkankorkmaz Ruhlarla Söyleşi isimli eserinde, çok ilginç ve etkileyici bir şey yapıyor. Önce büyük düşünürlerin ve şairlerin yaşamlarını öğreniyor , onları yakından tanıyor, sonra da hayatta olmayan bu yazarların hayatlarına giriyor. Onları yaşamları içinde izliyor ve üstelik bununla da kalmayarak yaşamlarına katılıyor. Onlarla birlikte yaşamaya başlıyor ve belki de en önemlisi onlarla sohbet ediyor. Korkankorkmaz’ın yaşamlarına karıştığı yazarlar ve düşünürler şunlar: witold Gombrowicz, Thomas More, Marie Grubbe, Kleisti Balzac, Jack London, Charles Dickens, Stendhal, Gustave Flaubert, Hernik İbsen, Moliere, Sinmund Freud, Charlotte Bronte, Metin Altıok, Fuzuli, Pir Sultan Abdal, Pablo Neruda.  Şaşırtıcı olan , bu çabasında son derece başarılı olmasıdır.”

    Bu eserlerde okur, yalnızca edebiyat ve düşünce tarihine yön vermiş isimlerle karşılaşmaz; aynı zamanda hayatın en yalın ve en sarsıcı gerçekleriyle de yüzleşir.  Bana göre büyük sanatçılar ve düşünürler çoğu zaman olduklarından farklı algılanırlar. Adları zamanla efsaneleşir, eserleri büyür ve kendileri erişilmez birer anıta dönüşür. Oysa onların da herkes gibi sevinçleri, korkuları, hayal kırıklıkları, yalnızlıkları ve yenilgileri vardı. Onlar da hayatın acımasız sınavlarından geçmiş, kimi zaman umutsuzluğun kıyısında dolaşmış, kimi zaman da insan olmanın ağır yükünü omuzlarında taşımışlardı.

               Bu çalışmalarımın temel amacı, okur ile yazar arasında sahici bir dostluk köprüsü kurabilmektir. İnanıyorum ki edebiyatın en büyük gücü de burada saklıdır.   Edebiyat, yüzyıllar önce yaşamış bir insanın kalbini bugünün insanıyla buluşturur; zamanın, coğrafyanın ve ölümün aşamadığı mesafeleri ortadan kaldırır. Bir kitabın sayfaları arasında, farklı çağlarda yaşamış iki insanın ruhu birbirine dokunabilir. İşte benim bütün çabam da bu dokunuşu görünür kılabilmektir.

       Bu yaklaşımın ilk yıllarda geniş bir kabul gördüğünü söyleyemem. Yazılarımı gönderdiğim bazı edebiyat ve sanat dergileri, deneme türüne alışılmış kalıpların dışından yaklaştığımı düşünerek çalışmalarımı yayımlamaya sıcak bakmadılar. Kimi zaman denemeyi yanlış yorumladığım, kimi zaman da türün sınırlarını zorladığım yönünde eleştirilerle karşılaştım. Oysa ben, denemenin yalnızca bir eser üzerine düşünceler sıralayan bir tür olmadığına; aynı zamanda insan ruhunun derinliklerine uzanan özgür bir keşif alanı olduğuna inanıyordum. Yalnız kaldım. Alışılmış olanın dışına çıkmayı seçmiştim.  Eleştirilere rağmen kendi yolumdan ayrılmadım ve çalışmalarımı kitaplaştırmaya karar verdim.

     Zaman, bu çabanın en adil değerlendiricisi oldu. Kitaplarım yayımlandıktan sonra okurların ilgisi ve içtenliğiyle karşılaştım. Özellikle üniversitelerde edebiyat alanında okuyan  öğrencilerin ve araştırmacıların eserlerimi tezlerimde  kaynak olarak kullanmaları, yıllar boyunca sürdürdüğüm arayışın karşılıksız kalmadığını gösterdi bana. Hâlâ eserlerimi okuyan okurlarım, aradan geçen yıllara rağmen dört kitabımı başucu kitabı olarak okumayı sürdürdüklerini söylüyorlar. Oysa ben, bütün yazarlık hayatım boyunca eserlerimi yalnızca tek bir okur için yazdım. Büyük düşünürleri ve sanatçıları önce insan yanlarıyla tanımanın, onların eserlerini anlamayı kolaylaştırdığını görmek ise ayrı bir mutluluktu.

       Ben, büyük sanatçıların ölümle yok olduklarına hiçbir zaman inanmadım. Gerçek sanatçı, bedenen aramızdan ayrılsa da eserleriyle yaşamayı sürdürür. Düşünmeye, sorgulamaya ve insanlığa ışık tutmaya devam eder. Her kuşak, onların bıraktığı izleri yeniden keşfeder; onların sözcüklerinde kendi hayatına dair yeni anlamlar bulur. Benim yapmaya çalıştığım şey de aslında bundan ibarettir: Zamana meydan okuyan bu sesleri duyabilmek, onların insanlığa bıraktıkları mirası yeni kuşaklara ulaştırabilmek.

      Sorunuza gelirsek; benim benimsediğim bu yazma biçiminin Türk edebiyatında yaygın olarak kullanılan bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Elbette benzer arayışlara sahip yazarlar olmuş olabilir; ancak benim bilgim dâhilinde, düşünürlerin, şairlerin ve yazarların yaşamlarına bu denli yakından yaklaşarak onlarla tinsel ve düşünsel bir söyleşi kurmaya dayanan bir deneme anlayışına çok sık rastlanmıyor. Belki de beni bu yolu izlemeye yönelten şey, edebiyatın yalnızca metinlerden değil, insanlardan da oluştuğuna olan inancımdı. Çünkü bana göre her büyük eserin merkezinde, bütün kırılganlığı, yalnızlığı ve umutlarıyla insan vardır.

D.D: Şiirlerinizde çocukluk, yalnızlık, savaş, yoksulluk ve umut iç içe ilerliyor. Bireysel acıları toplumsal belleğe dönüştüren bu şiir anlayışınızı biraz anlatır mısınız?

B.K: Öncelikle şiirde hala çok acemi olduğumu belirtmek isterim. Şiirin deryasında  boğulmadan kulaç atmak çok az şaire nasip olmuştur. Şiir anlayışımın  merkezinde insan yer alır. Şiirim, yalnızca sözcüklerle kurulan estetik bir yapı değil; insan ruhunun bilinmeyen katmanlarına yapılan derin bir yolculuktur. Şiirlerim, hayatın dışında değil,; tam tersine hayatın içinden, insanın acılarından, yalnızlıklarından, umutlarından ve arayışlarından beslenir. Benim şiirlerimde bireysel olanla toplumsal olan, duygu ile düşünce, gerçeklikle düş gücü birbirini tamamlayan unsurlar olarak okurun  karşısına çıkar.

     Bana göre şiir, dünyayı anlamanın ve anlamlandırmanın en güçlü yollarından biridir. Şair, insanın iç dünyasında saklı kalan duyguları görünür kılmaya çalışırken aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesine de olanak tanır. Bu nedenle  benim şiirlerimde yalnızca bir duygu aktarımı değil, insan ruhuna yönelik bir keşif çabası da vardır. Şiir,  benim  için sözcüklerin süslenerek yan yana getirildiği bir alan değil; insanın kendi hakikatini aradığı bir varoluş biçimidir.

   Şiir anlayışımda dikkat çeken bir başka özellik, insanı bütün yönleriyle ele alma çabalamamdır. Bu cabamda başarılı olup olmadığımı bilmiyorum. Ben, insanı yalnızca sevinçleriyle değil; korkularıyla, kırılganlıklarıyla, yenilgileriyle ve direnme gücüyle birlikte değerlendiririm. Bu nedenle şiirlerimde  derin duygusallığın yanı sıra güçlü bir insani gerçeklik de hissedilir. İnsan ruhunun karanlıkta kalan yanlarını aydınlatmaya çalışan bu yaklaşım, şiirlerime  düşünsel bir derinlik kazandırmasını amaçlarım.

      Şiire bakışımda edebiyatın evrensel niteliği de önemli bir yer tutar. Dünya ve Türk edebiyatının büyük şairlerinden beslemeye  zaman ayırmam benim şiirlerimi daha farklı bir  mercek altında değerlendirmemi sağlar. Her zaman şiirin ulusal sınırları aşan ortak bir insanlık dili olduğuna inanırım.  Bana  göre farklı coğrafyalarda, farklı çağlarda yaşamış insanlar aynı özlemleri, aynı acıları ve aynı umutları paylaşırlar. Şiir, bu ortak insanlık deneyimini görünür kılan en güçlü sanat dallarından biridir.

    Şiirlerimde vicdan duygusu  da  önemli bir unsurdur.  Şiiri yalnızca bireysel bir duyarlılığın ifadesi olarak görmem.  Toplumun görmezden geldiği insanların, sesi duyulmayanların, yalnız bırakılanların ve hayatın kıyısında yaşayanların hikâyeleri de  benim  şiir dünyamda  önemli bir yer tutar. Bu yönüyle şiirim, insanı insana anlatan bu yönüyle de insanı insana sevdiren  bir işlevi üstlenir. Empatiyi, merhameti ve insan olmanın sorumluluğunu hatırlatır.

     Şiirlerimde imge de önemli bir yere sahiptir. Ancak imge, anlamı gizleyen ya da şiiri anlaşılmaz hâle getiren bir unsur değildir. Tam tersine, insan ruhunun derinliklerine ulaşmayı sağlayan estetik bir araçtır.  Şiirlerimde  imgeler aracılığıyla görünür olanın ardındaki görünmeyeni yakalamaya çalışırım. Böylece şiir, yalnızca okunan değil; hissedilen, yaşanan ve yeniden yorumlanan bir deneyime dönüşür.

         Düşünüyorum da şiir, insanın kendisini ve dünyayı yeniden keşfetme çabasıdır. Şiirlerimde yaşamın bütün renkleri yer alır: Aşk, özlem, yalnızlık, ölüm, umut, direnç, adalet, doğa, hayvan sevgisi, barış arayışı… ve insanın bitmeyen hakikat yolculuğu.  Bir şair olarak, sözcüklerin imkânlarıyla insan ruhunun derinliklerine inmeye çalışırken aynı zamanda okurunu da kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa davet ederim.

      Sevgili Demet Hanım, sizin de belirttiğiniz gibi şiir anlayışım; insan merkezli, vicdan temelli, düşünsel derinliği olan ve evrensel duyarlılıkla beslenen bir şiir anlayışıdır.  Şiirlerimde estetik kaygı ile insani sorumluluk birbirinden ayrılmaz. Şiirlerimde en çok önem verdiğim ve gerçekleştirmek için çaba gösterdiğim ölçütler; özgünlük, yoğunluk, imge gücü, dil işçiliği, duygu ile düşünce arasındaki denge, samimiyet, çok katmanlılık, müzikalite, bütünlük ve kalıcılıktır. Şiirin, başkalarının söylediklerini yinelemek yerine kendine özgü bir ses ve bakış açısı taşıması gerektiğine inanırım. Bu nedenle her şiirimde hem estetik hem de düşünsel açıdan güçlü bir yapı kurmaya özen gösteririm.

Şiir, yalnızca güzel söz söyleme sanatı değil; insanı anlama, hayatı sorgulama ve insan ruhunun karanlıkta kalan yanlarını aydınlatma çabasıdır. Bu yönüyle benim şiir anlayışım, okurunu yalnızca duygulandırmayı değil, aynı zamanda düşündürmeyi ve insan olmanın anlamı üzerine yeniden düşünmeye çağırmayı amaçlar.  Yaşamak Çocuğum  yaşamı bütün acıları ve güzellikleriyle sahiplenme çağrısıdır. Eski Eser Karanfiller geçmişe, belleğe ve insanın iç dünyasında sakladığı duygulara açılan bir kapı gibidir. Bütün Yüzler Çiçek Açar umudun, insan sevgisinin ve yeniden doğuşun şiirsel ifadesini taşırken; Sessizliğin Arka Bahçesi görünmeyen yalnızlıklara, dile getirilemeyen duygulara ve insan ruhunun saklı bölgelerine yönelir. Paslı Deniz zamanın yıpratıcı etkilerini, toplumsal ve bireysel kırılmaları çağrıştırırken; Uykusuz Yüzyıllar ise insanlığın bitmeyen arayışlarını, acılarını ve tarihsel hafızasını şiirin alanına taşır.

D.D: İlk romanınız Sis, sizin yazın yolculuğunuzda nasıl bir yerde duruyor? Roman size, şiir ve denemelerin öğretemediği ne öğretti? Daha doğrusu roman yazma süreci, şiir ve deneme yazmaktan hangi yönleriyle ayrıldı?

B.K:   Şiirde bazen tek bir imge, tek bir duygu ya da tek bir dize aylar süren bir iç yolculuğun sonunda doğabilir. O şiir sizi tatmin ettiğinde bütün yorgunluğunuzun karşılığını almış olursunuz. Denemede ise bir düşünceyi, bir insanı ya da bir yapıtı merkeze alırsınız. Düşüncenizi belirli bir çerçevede geliştirir ve okurla paylaşabilirsiniz.

     Roman bana şiirin ve denemenin öğretemediği çok önemli bir gerçeği öğretti: İnsanlığın ortak hafızasına yaşayan kahramanlar kazandırmanın önemini. Romanda karşınıza canlı insanlar çıkar. Onlar yalnızca kâğıt üzerinde var olan kişiler değildir; öfkelenirler, ağlarlar, severler, yanılırlar, düşerler, yeniden ayağa kalkarlar. Hayatın bütün çelişkilerini ve çıkmazlarını bedenlerinde taşırlar. Okur da onların yaşadıklarında kendi hayatından parçalar bulur.

       Roman yazmak, aynı zamanda büyük bir sorumluluk üstlenmektir. Yarattığınız her karakter, okurun hayatına dokunma potansiyeli taşır. Kimi zaman bir kahramanın cesareti bir okura güç verir, kimi zaman bir karakterin yaptığı hata başka bir insanın kendi hayatını sorgulamasına neden olur. Bu nedenle romanın yalnızca estetik bir yaratım alanı değil, aynı zamanda insan ruhuna dokunan güçlü bir sorumluluk alanı olduğunu öğrendim.

    Romanın bir başka öğretisi de insan gerçeğinin sonsuz derinliğidir. Şiirde bir duygunun özüne ulaşmaya çalışırsınız; romanda ise insanın bütün katmanlarını anlamaya. Bu nedenle romanda yalnızca başkahramanlar değil, yan karakterler de büyük önem taşır. Hayat nasıl yalnızca birkaç insandan oluşmuyorsa, roman da yalnızca merkezdeki kahramanların hikâyesi değildir. En küçük karakter bile romanın gerçeklik duygusuna katkı sunar.

    Kahramanlarınızın yüz ifadelerinden yürüyüşlerine, korkularından umutlarına, konuşma biçimlerinden sessizliklerine kadar her ayrıntıyı düşünmek zorundasınızdır. Her karakter kendi kişiliğine uygun davranmalı ve okura öylesine sahici görünmelidir ki, okur onun gerçek hayatta yaşamış biri olduğuna inanmalıdır. Büyük romancıların başarısı da burada yatar. Balzac’ın yarattığı kahramanlara duyduğu bağlılık o kadar güçlüydü ki, kimi zaman onları yaşayan insanlar gibi görmüş, onların acılarıyla üzülmüş, mutluluklarıyla sevinmiştir. Çünkü roman kahramanları, yaratıcılarının hayal gücünde bir noktadan sonra bağımsız bir yaşam kazanmaya başlarlar

     İlk romanım Sis, yazın yolculuğumun en özel duraklarından biridir. İlk romanım olması nedeniyle benim için her zaman ayrı bir yerde duracaktır. Bir anlamda gözbebeğimdir.

           Sis romanını yazarken bütün bu gerçekleri yaşayarak öğrendim. Romanın yayımlanmasının ardından BirGün Kitap Eki’nde Melis İnce’nin kaleme aldığı değerlendirme yazısı da benim vermek istediğim mesajı çok doğru bir biçimde yakalamıştı. Yazıda, Sis’in yalnızca yoksullukla ve toplumsal engellerle mücadele eden bir kadın olmadığı; aynı zamanda kendi benliğini, sesini ve özgürlüğünü arayan bir insan olduğu vurgulanıyordu.

     Aslında Sis’in hikâyesi, yalnızca bir kadının hikâyesi değildir. Kendi hayatını başkalarının ellerine bırakmak istemeyen, hayallerinden vazgeçmeyen, ne kadar ağır bedeller öderse ödesin yeniden ayağa kalkmayı öğrenen bütün insanların hikâyesidir.

     Sis’in yaşadığı hayal kırıklıkları, aşkın yıkıcı yüzüyle karşılaşması ve ardından yeniden kendi özüne dönmesi, birçok okurun kendi hayatında karşılık buldu.

    Bu nedenle romanın toplumsal etkisine her zaman inandım. Bir roman, tek başına dünyayı değiştiremez belki; ancak bir insanın dünyasını değiştirebilir. Maksim Gorki’nin Ana romanı, Sovyet sosyalist edebiyatının temel eserlerinden biri olmuş, işçi hareketi ve devrimci düşünce üzerinde derin etkiler bırakmıştır . Okur, kahramanın yaşadıklarını yalnızca okumaz; onlarla birlikte hisseder, acı çeker ve dönüşür.

     Bugün ülkemizin farklı coğrafyalarında kadınların hâlâ şiddete, baskıya ve eşitsizliğe maruz kaldığını düşündüğümüzde, edebiyatın sorumluluğu daha da büyüyor. Ben Sis romanında, kadınların kendi hayatlarının öznesi olabileceklerini, mutluluğu ve özgürlüğü yalnızca bir başkasının varlığında aramak zorunda olmadıklarını göstermeye çalıştım. Eğer romanı okuyan bir kadın, Sis’in cesaretinde kendi gücünü görmüşse; eğer kendi hayatına daha farklı bakabilmişse, bir yazar olarak bundan daha büyük bir mutluluk düşünemem.

   Benim için Sis karanlığın içinden geçerken kendi ışığını arayan insanların/ kadınların hikâyesidir.

D.D: Uzun yıllardır edebiyatın içindesiniz. Sizce yazar duyarlılığı nedir? Günümüz yazarının topluma ve insana karşı nasıl bir sorumluluğu olmalıdır?

B.K: Bana göre yazar duyarlılığı, yalnızca güzel metinler yazabilme yeteneği değildir. Yazar duyarlılığı, başkalarının görmediğini görebilmek, duymadığını duyabilmek ve çoğu zaman dile getirilemeyen acıları kendi ruhunda hissedebilmektir. Bir yazarın kalbi, yalnızca kendisi için değil, bütün insanlar için çarpmalıdır.  Yazarlık, biraz da başkalarının yaralarını kendi yarası gibi taşıyabilme sorumluluğudur.

       Ben yıllar boyunca şunu gördüm: Hayat, dışarıdan bakıldığında göründüğünden çok daha derin, çok daha karmaşık ve çok daha hüzünlüdür. Kalabalıkların içinde sessizce acı çeken insanlar vardır. Kimsenin fark etmediği yalnızlıklar, dile getirilemeyen korkular, üstü örtülen adaletsizlikler  ve açlıktan ölen insanlar vardır. İşte gerçek yazar duyarlılığı, tam da bu görünmeyen alanlara ışık tutabilmektir.

       Bir yazarın görevi yalnızca yaşadığı çağı anlatmak değildir; çağının vicdanı olabilmektir. Toplumlar çoğu zaman rakamları hatırlar, oysa edebiyat insanı hatırlar. Tarih savaşları, iktidarları ve büyük olayları kayda geçirir; fakat edebiyat, savaşın ortasında çocuğunu kaybeden annenin gözyaşını, yoksulluğun içinde büyüyen bir çocuğun sessizliğini, bir insanın gecenin karanlığında yaşadığı yalnızlığı da geleceğe taşır.   Bu yüzden edebiyat, insanlığın hafızasıdır.

       Günümüz yazarının en önemli sorumluluğu da insanı unutmamaktır. Üzülerek görüyorum ki, edebiyat giderek insansızlaşıyor. Teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği, insanların birbirine her zamankinden daha yakın görünmesine rağmen ruhsal olarak giderek yalnızlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir dönemde yazarın görevi, insanın iç sesini korumaktır. İnsanı insan yapan şey yalnızca aklı değil; merhameti, vicdanı, sevgisi ve hayal kurma yeteneğidir.

       Ben bir yazarın dünyaya yukarıdan bakan bir bilge değil, insanların arasında yürüyen bir tanık olduğuna inanıyorum.  Yazar, hayatın kıyısında unutulanları görebilmeli; sesi duyulmayanların sesi, sözü bastırılanların sözü olabilmelidir. Eğer bir çocuk üşüyorsa, bir kadın şiddet görüyorsa, bir insan yalnızlığın içinde kayboluyorsa, bunlar yazarın da meselesi olmalıdır.  Edebiyatın gerçek anlamı, insanın insana yabancılaşmasını engellemektir. Aydınların halk gerçeğinden uzak olması da beni üzüyor.

     Bana göre yazmak biraz da insan ruhunun karanlıkta kalan odalarına ışık yakmaktır. Her eserimde insanın iç dünyasına, yalnızlığına, umutlarına ve kırılganlığına dokunmaya çalışmamın nedeni de budur.  İnanıyorum ki bir insanın kalbine dokunabilen bir cümle, bazen uzun nutuklardan daha güçlüdür. Bir roman kahramanı, bir şiir dizesi ya da bir deneme yazısı, bir insanın hayata yeniden tutunmasına vesile olabilir.

        Bugün geriye dönüp baktığımda, edebiyatın bana öğrettiği en önemli şeyin insan sevgisi olduğunu görüyorum. Çünkü bütün kitapların, bütün şiirlerin, bütün romanların merkezinde insan vardır. İnsan değişse de değişmeyen özlemleri, korkuları, umutları ve acıları vardır. Yazarın görevi de işte bu ortak insanlık hâlini görünür kılmaktır.

          Ben edebiyatı, insan ruhunun karanlığına bırakılmış küçük bir kandil gibi görüyorum. O kandilin ışığı bazen çok uzağa ulaşmaz; ama bir tek insanın yolunu aydınlatabiliyorsa bile görevini yerine getirmiş demektir. Yazarlığın en büyük anlamı da belki tam burada saklıdır: İnsanın insana ışık olabilmesinde.

D.D:  Dünle bugünün edebiyatını karşılaştırdığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz? Dijital çağın edebiyata etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

B.K:  İnsansızlığa mahkûm edildiğimiz bu çağda sorunuz çok daha derin bir anlam kazanıyor.  Dünün edebiyatıyla bugünün edebiyatını karşılaştırdığımda, öncelikle insanın değişen yaşam biçimini görüyorum. Teknoloji değişti, iletişim araçları değişti, şehirler büyüdü, hayatın hızı arttı; fakat insan ruhunun temel ihtiyaçları değişmedi. İnsan hâlâ sevilmek, anlaşılmak, ait olmak ve kendini ifade etmek istiyor. Bu nedenle edebiyatın özü dün neyse bugün de odur. Değişen, edebiyatın kalbi değil; onu kuşatan dünyanın görünümüdür.

        Bununla birlikte, günümüz insanının giderek kendi iç dünyasından uzaklaştığını düşünüyorum. Belki de beni en çok kaygılandıran şey budur. İnsanlık tarih boyunca savaşlar, yoksulluklar, salgınlar ve büyük felaketler yaşadı; ama bütün bunlara rağmen insanı ayakta tutan değerler vardı. Dostluk, vicdan, merhamet, vefa, dayanışma ve insan sevgisi… Bugün ise teknolojik gelişmelerin sağladığı bütün kolaylıklara rağmen insanın insana yabancılaşmasının derinleştiğini görüyorum.

       Artık milyonlarca insan birbirine saniyeler içinde ulaşabiliyor; fakat birbirinin kalbine ulaşmakta aynı başarıyı gösteremiyor. Kalabalıklar büyürken yalnızlıklar da büyüyor. İnsanlar birbirlerinin sesini duyuyor ama birbirlerinin acılarını duymakta zorlanıyor. Oysa edebiyatın asıl görevi, insanın başka bir insanın ruhuna dokunabilmesini sağlamaktır.

      Dijital çağın edebiyata hem büyük imkânlar hem de ciddi tehlikeler getirdiğini düşünüyorum. Bir yandan dünyanın herhangi bir köşesinde yazılan bir metin saniyeler içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. Genç yazarlar eserlerini daha görünür kılabiliyor. Bilgiye erişim geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak kadar kolaylaştı. Bu yönüyle dijital çağın sunduğu olanakları görmezden gelmek mümkün değildir.

         Beni düşündüren başka bir gerçek daha var. Dijital dünya, insanı sürekli hızın içine çekiyor. Oysa edebiyat aceleye gelmez. Bir romanın, bir şiirin ya da bir denemenin insan ruhunda kök salabilmesi için sessizliğe, zamana ve derinleşmeye ihtiyaç vardır. Bugün birçok insan metinleri okumaktan çok tüketiyor.  Kitaplar büyük marketlerde satışa sunuluyor.  Ulusal gazeteler haber yapmak yerine çıplak kadın resimleriyle tıklanma peşine düşmüş. Okuyucular ince, hemen tüketebilecekleri kitap okumayı tercih ediyor.  Mekanikleşmiş duygularına hitap eden sanat yapıtlarına yöneliyorlar. Bu yönelimi en çok büyük yayınevleri destekliyor. Ulusal dergilerin kitap eklerinde bu türden fast food yapıtlarının reklamı yapılıyor. Okur, bir sayfadan diğerine, bir görüntüden başka bir görüntüye hızla geçiyor. Fakat edebiyat tüketilecek bir nesne değil, yaşanacak bir deneyimdir. Ben bazen şunu düşünüyorum: Geçmişte insanlar kitapların sayfalarını çevirirken aslında kendi iç dünyalarının da sayfalarını çeviriyorlardı. Bugün ise ekranların ışığı altında yaşarken kendi iç sesimizi duymakta zorlanıyoruz. İnsan, kendisiyle baş başa kalmayı unuttukça edebiyatın sunduğu derinliği de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

     Yine de umutsuz değilim.  İnsanın hikâyeye olan ihtiyacı hiçbir zaman sona ermeyecek. İnsan var olduğu sürece aşkı anlatan şiirler de yazılacak, adaletsizliğe karşı çıkan romanlar da kaleme alınacak, insan ruhunun karanlık dehlizlerine ışık tutan denemeler de varlığını sürdürecek. Araçlar değişebilir, okuma biçimleri değişebilir; fakat insanın kendini anlama ihtiyacı değişmeyecektir.

      Bana göre bugün edebiyatın en büyük sorumluluğu, insanı yeniden insana yaklaştırmaktır. Çağımızın en büyük yoksulluğu ekmek yoksulluğundan çok ruh yoksulluğudur. İnsanlar bilgiye hiç olmadığı kadar yakın; ama birbirlerinin acılarına, sevinçlerine ve hikâyelerine hiç olmadığı kadar uzak olabiliyorlar. İşte bu yüzden edebiyat hâlâ vazgeçilmezdir. Edebiyat, insanın unutmaya başladığı değerleri ona yeniden hatırlatır. Merhameti, vicdanı, sevgiyi, dostluğu ve insan olmanın anlamını…

      Ben yazdığım her satırda biraz da bunun için çabalıyorum. İnanıyorum ki bir toplum, sahip olduğu teknolojiyle değil; koruyabildiği insani değerlerle geleceğe yürür. Edebiyat da o değerlerin hafızasıdır. Eğer bir gün insan kendi kalbine giden yolu bütünüyle kaybederse, onu yeniden bulmasına yardım edecek ışıklardan biri yine edebiyat olacaktır.

D.D: Yazarken sizi ayakta tutan, her şeye rağmen kalemi elinizden bırakmamanızı sağlayan en güçlü duygu nedir?

B.K:  Beni yazarken ayakta tutan en güçlü duygu, insana ve insanlığa olan inancımdır. Belki de bütün yazdıklarımın özünde bu inanç vardır. Çünkü hayat bana insanın hem en karanlık hem de en aydınlık yüzünü gösterdi. Acıyı gördüm, yoksulluğu gördüm, haksızlığı gördüm, hayal kırıklıklarını gördüm. İnsanların birbirlerine nasıl kıyabildiklerine de tanık oldum; birbirlerini nasıl iyileştirebildiklerine de…

      Bazen yaşadığımız çağın gürültüsü içinde insanı kaybediyormuşuz gibi hissediyorum. Vicdanın yerini çıkarın, merhametin yerini kayıtsızlığın, dostluğun yerini yalnızlığın aldığı zamanlar oluyor. İşte tam da o anlarda kaleme daha sıkı sarılıyorum. Yazmak benim için umudu korumanın bir biçimi.

     Ben yazarken yalnızca bir kitap yazdığımı düşünmüyorum. İnsan ruhunun karanlıkta kalan bir köşesine küçük de olsa bir ışık bırakmaya çalıştığımı hissediyorum. Belki hiç tanımadığım bir insan, yıllar sonra bir şiirimde kendi yalnızlığını bulacak; bir roman kahramanımda yeniden ayağa kalkma cesaretini görecek; bir denememde kendisini anlayan bir dost sesi duyacak. İşte bu ihtimal bile yazmaya devam etmem için yeterlidir.

    Ben insanın özünde iyiliğin, sevginin ve güzelliğin var olduğuna inanıyorum. Bütün yıkımlara rağmen buna inanıyorum. Savaşlara, adaletsizliklere, kırılan hayallere ve eksilen değerlere rağmen buna inanıyorum. Eğer bu inancı kaybedersem yalnızca yazmayı değil, yaşamayı da eksik bırakmış olurum.

        Yazarlık benim için dünyayı değiştirme iddiası değildir. Bir insanın kalbine dokunabilme umududur. Belki bir tek insanın…  Bazen bir insanın değişen dünyası, koca bir dünyanın değişmesi kadar değerlidir. Bu yüzden kalemi elimden bırakmıyorum.  İnsanın hikâyesi henüz tamamlanmadı. Acının da umudun da, karanlığın da ışığın da anlatılmaya ihtiyacı var. Ben, son nefesime kadar insanın içindeki o ışığa inanmaktan vazgeçmek istemiyorum. Yazdığım her satırın ardında duran güç de işte budur: İnsana olan inancım ve insanlığın bir gün kendi vicdanını yeniden hatırlayacağına dair sarsılmaz umudum.

D.D: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak, üzerinde çalıştığınız yeni projelerden söz eder misiniz? Ayrıca Söz Gazetesi okurlarına ve yazmaya gönül veren gençlere iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

   B.K: Şu sıralar yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Henüz taslak aşamasında bile sayılmaz; daha çok zihnimde ve notlarımda büyüyen bir yolculuk gibi. Önümde uzun ve meşakkatli bir çalışma dönemi olduğunu biliyorum. Ancak yazarlık biraz da sabır sanatıdır. Umarım aynı inanç ve kararlılıkla çalışarak bu romanı da okurlarla buluşturmayı başarırım.

        2025 yılında Geçmişin İzinde Bir İlke adlı romanım yayımlandı. Aynı yıl, yedi yıllık bir aradan sonra Uykusuz Yüzyıllar adlı şiir kitabım da okurlarla buluştu. Yedi yıl boyunca bilgisayarımda taslak hâlinde bekleyen şiirlerimi yeniden gözden geçirip üzerinde çalıştım. Bunun sonucunda, 2025 ve 2026 yıllarında şiirlerim çeşitli dergilerde daha sık yayımlandı.

   Söz Gazetesi okurlarına  ve özellikle yazmaya gönül veren gençlere söylemek istediğim en önemli şey ise şudur: Her şeyden önce kendinize inanın. Yazarlık yolculuğu çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Bu yol, sabırla, emekle, yalnızlıkla ve çoğu zaman görünmeyen mücadelelerle örülüdür. Karşınıza engeller çıkacaktır. Yazdıklarınız görmezden gelinecek, beklediğiniz kapılar açılmayacak, hatta kimi zaman kendi yeteneğinizden bile kuşku duyacaksınız. Fakat bütün bunlar yazın yolculuğunun doğal parçalarıdır.

        Kendi hayatıma dönüp baktığımda bunun sayısız örneğini görüyorum. Yıllar boyunca birçok ulusal dergi şiirlerime yer vermedi. Ankara 68’liler Vakfı’nın düzenlediği yarışmada, jürisinde Ataol Behramoğlu, Ahmet Erhan, Metin Demirtaş, Salih Bolat ve Abdullah Nefes ‘in bulunduğu seçici kurul tarafından ödüle değer görülmeme rağmen beklediğim kapılar açılmadı. Ne şiirlerim daha fazla yayımlanmaya başladı ne de bu başarının yankısını duyabildim. Fakat vazgeçmedim. Jack London’ın Martin Eden’i gibi, yılmadan yazmayı sürdürdüm. Şiirlerimi göndermeye devam ettim. Ardından yazılarımı gönderdim. Reddedildim, bekletildim, görmezden gelindim; ama kalemimi elimden bırakmadım.

       Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki insanı bulunduğu yere ulaştıran şey yalnızca yetenek değildir. İnançtır. Çalışmaktır. Okumaktır. Araştırmaktır. Kendini sürekli yenileme iradesidir. Bir yazarın en büyük dayanağı, kendi içindeki sese duyduğu güvendir. Genç arkadaşlarıma özellikle şunu söylemek isterim: Hiç kimsenin sizin yazmaya, araştırmaya, üretmeye ve hayal kurmaya olan inancınızı kırmasına izin vermeyin. Yazın dünyasında kimin hangi konumda olduğunun önemi yoktur. Önemli olan sizin kaleminizle kurduğunuz ilişkidir. Kendinizi geliştirmekten, okumaktan ve öğrenmekten vazgeçmeyin. Başkalarının sizi değerlendirmesini beklerken kendi değerlendiricinizi de ihmal etmeyin. Kendi eleştirmeniniz olun. Kendinize karşı dürüst olun. Eksiklerinizi görün ama hayallerinizden vazgeçmeyin. Edebiyat uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta asıl başarı, yalnızca kitap yayımlamak değil; bütün zorluklara rağmen yazmaya devam edebilmektir.

    Ben de kırk beş yılı aşan yazın serüvenimde bunu yapmaya çalıştım. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ çalışıyorum, hâlâ yeni yollar arıyorum. İnsan yaşadığı sürece öğrenmeye, yazmaya ve umut etmeye devam etmelidir. Bu anlamlı söyleşi için başta Sevgili Demet ‘e ve Söz Gazetesi’nin değerli emekçilerine yürekten teşekkür ediyorum. Edebiyata ve yazına gösterdiğiniz ilgi, biz yazarlar için her zaman kıymetli bir umut kaynağıdır.

   Tüm okurlarınıza sevgi, saygı ve en içten selamlarımı gönderiyorum. Seni de sevgiyle kucaklıyorum.

Yazar

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu