EMEĞİN, EKMEĞİN VE AŞKIN ŞAİRİ: ADNAN YÜCEL /Aysel Yenidoğanay

Şimdi anılarda yaşıyor Adnan Yücel…
Adnan Yücel kimdir? Kaç kitabı var? Kaç yılında doğdu?
Bunlar neyi ifade eder? Adnan Yücel bir şair; yeryüzünün aşkın yüzü olması için savaşım vermiş bir şair. Emeğin, ekmeğin ve aşkın şiirini yazan bir şair. Yazdıklarıyla yaşadıkları örtüşen bir şair.
Bir etkinlikte tanıdım onu. Yıl ’90 olmalıydı… Kitaplarını okumuştum. Hayranlığımın yanı sıra biraz da “sloganist” bulmuştum. Söyleşinin ardından kitaplarını imzalıyordu. Bu arada gençlerle de sohbet ediyordu. Kitabımı uzattım; imzaladı. Düşüncemi açıklamamın tam zamanıydı: “Sizi sloganist buluyorum.” Şen kahkahayla yanıt verdi: (Daha doğrusu soruydu bu) “Vallahi de?” Onun ateist olduğunu biliyordum. Bu “vallahi” sözcüğü de nereden çıktı?
Üzerinde durmadım o gün. Kitapları hakkında söyleşmeye başladık. (Sonradan öğrenecektim; “vallahi” sözcüğünün onun dilinde bir deyiş olduğunu. Yöreye özgü. Öyle kendiliğinden söyleniveren. Geleneksel bir kalıp.)
Anılar tükenir mi?

Tını Dergisi ve Tını Sanatevi’ni ayakta tutmaya çalıştığım günler. 1991-995) Dinletiler, söyleşiler, sergiler…
Bir okuldu Tını Sanatevi. O okula gelen gençlere ışık oluyordu Adnan Yücel. Şiirnasıl yazılır? Şiire başlama yaşı var mı? Aaaa! Ben Orhan Kemal’i hiç tanımıyordum. Siz onun arkadaşı mıydınız? Hasan Hüseyin’ de kim? Nazım Hikmet Ahmet Selçuk İlkan gibi (!) ünlü bir şair mi? Bitmez, tükenmez sorular… Gülüşmeler buruk tadlar bırakırdı yüreklerde. Sabırla aktarılırdı tümceler. İnatla kitap dağıtılırdı okuma alışkanlığı olmayan gençlere. Ve hep o bildik kahkahasıyla noktalardı söyleşiyi: “Bana takılın hayatınızı yaşayın.” Yaşamın şiir, şiirin de yaşam olduğunu öğrenirdiniz böylece…
Tezal Menziletoğlu üniversiteli bir genç kız. Adnan Yücel ile tanışmamıştı ama şiirlerini ezberlemiş, severek okuyordu. Tını’ya gidip geliyordu. Bir gün Adnan Yücel’i karşısında görünce; “size bir şiirinizi okuyacağım”, dedi: “hangi şiire başlasam suskunum sana/dağ göğsünde bir kaya diliyle suskun/güneşte kavrulan bir kum tanesi/çatlayan dudaklarım oluyor her gece/yağmura
suskun-yaşamaya suskun/haykırabilsem/belki bir nehir köpürebilir sesimde/silinebilir kuraklığın bütün izleri/upuzun çöller vadileşebilir içimde/hangi güzelliği özlesem suskunum sana/yürek boşluğunda bir of kadar suskun/özlüyorum seni masmavi/koşuyorum sana bembeyaz/ve kahroluyorum bir anda kapkara/ah oluyorum/of oluyorum/ve susuyorum/oysa
haykırabilsem/ışık yumağı bir pınar olur soluğum/hangi türküye uzansam suskunum sana/ağıt ağıt-özlem özlem suskun/tut ki vurulmuşum/aşktan ve kandan bir damla olmuşum/bir saçlarının rüzgarına/bir de ağzının kıyılarına konmuşum/hangi dalga silebilir beni senden/hangi kasırga koparabilir/ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum/coşkuların her şahlanışında/sana deprem deprem susmuşum/ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum/yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası sözlerinde baskı yasası yeter/hangi kavgayı özlesem suskunum
sana/zafer sabahlarında gece kadar/bayram sabahlarında yas kadar suskun/böyle güzelliklere de/böyle suskunluklara da lanet olsun/al bu suskunluğu-al artık/al ki bütün gürültüler kahrolsun…”
Çocuklar gibi şendi Adnan Yücel. Bir şiir ancak bu kadar güzel okunabilirdi.
Vurgular, mimikler… Tezal kıpkırmızı, Adnan Yücel inanılmaz mutlu…
Coşkun seller gibi şiir okumaya başladı Adnan Yücel. Sarı Nehir akıyordu
ayaklarımızın dibinde. Çukurova ‘beyaz altın’ıyla gülümsüyordu bize. Mersin’in, Dörtyol’un portakal bahçeleri avuçlarımızdaydı. Ve “Suskunum Sana” oturuvermişti yürekevimize; sevgiliye sunulmaya hazır armağan olarak…
O şen kahkahalı Adnan Yücel ağlar mı hiç?
Murat Ateş radyo programcısıydı. Zaman zaman Adnan Yücel’in şiirlerini
seslendiriyordu programında. Ve bir akşamüstü, Tını’da çocuk gibi hüngür hüngür ağlattı Adnan Yücel’i… “yüreğim sızladığı zaman/gece yarılarından sonra şafaktan önce/bilmediğim bir istasyondan bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma/uzak/vahşi/karanlık/gece denizleri gibi bir müzik/batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik/çağırıyor/çağırıyor beni durmadan/ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim…” diye başlayan o uzun şiirin sonunda, Murat Ateş ellerini tutuyordu Adnan Yücel’in. Sarmaş dolaş olmuşlardı…
Ah, ne geç anlamıştık Hasan Hüseyin’le canciğer dost olduklarını… Küllenen ateşin içinde közlerin tutuşmak için can attıklarını nereden bilebilirdik ki…
Adnan Yücel öldü mü şimdi?
İnanmıyorum!
Daha geçen gün konuşmuştuk onunla telefonda, Ankara dönüşü… “Şu tümör, şiirimi çalmak istiyor benden. Ona yenik düşmemek için direniyorum. Yine de bağlıyor kolumu. Bu son şiirimi ancak bir ayda bitirebildim.( Dizeler okuyor, şimdi usumda olmayan. Sonsuz maviliklerde gezindiğimi anımsıyorum. Özgürlükler ülkesinin kapıları aralanıyor. Paylaşım, özveri, sevgi bayrak olup dalgalanıyor.) Taner Nart’ın Damar dergisinde kendisine adanan
şiiri okuyorum. “Ha, evet, biliyorum onu. Görüştük Taner’le.” Diyor. Kızımı soruyor: “Kızlarım” diyorum. İdil ve Su. “Ah ne güzel, ne güzel… Şiir gibi… Kızı olmayan “baba” oldum demesin. Ben şimdi babalığımın tadını çıkarıyorum.” (Anımsıyorum; İmge ikibuçuk yaşlarında… “Baba beni kucağına al” diyemiyordu. “Baba kucağıma gel!” deyişine bayılıyorduk. Ve zaman içinde kızımın da o tümceyi benzer şekilde söylediğine tanık oldum: “Baba kucağıma al!”
“Ne yapıyorsun başka?” diye soruyor Adnan Yücel. Çıkacak kitabımdan, Ankara’daki söyleşiden, Sabahattin Yalkın’dan, Özgen Seçkin’den ve diğer dostlardan söz ediyorum…Mutluluğu telefon tellerine yansıyordu…
Şimdi anılarda ve kitaplarda mı yaşayacak Adnan Yücel?
Şubat 1994’de Sanatçılar Parkı’nda Hasan Hüseyin ve Nazım Hikmet adına birer çınar diktik. Taa, Kozan Dağılcak’dan getirtmiştik onu. Sicim gibi yağmur yağıyordu. Yüreği şiirle çarpan bir avuç insan, yağmura aldırmadan doluşmuştuk parkın içine… Kendi elleriyle kazdı çukuru Adnan Yücel. Toprakla besledi sonra çınarın kökünü. Ve şiirler okuduk ağlayan gökyüzüne doğru…
Şimdi sen de bir çınar mı oldun sevgili Adnan Yücel?
“Kar yağıyor yaktığım ateşlere/içimde kül kalabalığı bir isyan/beni anlatacak kadar/kalabalık değil daha sokaklar” diyorsun…
Seni anlatacak kadar kalabalıklaştık hocam… Temmuzun cehennem sıcağı yağmuru esirgedi bizden…”bir tabak zaman istiyoruz garson/tanrısız ve kralsız olsun lütfen/biraz tarih/bir bardak da gözyaşı kölelerden” diyerek gözyaşlarımızla söndürüyoruz yüreğimizdeki ateşi…
Temmuz/2002/Adana



