Köşe Yazarları

DİYANET-CUMHURİYET- ATATÜRK (3.) / Ali Aydın


Bu vatan kendi kendine kurtuldu diyorsunuz. Fakat yine sizler sürekli olarak, dış güçler bu vatanı bizim elimizden almak için uğraşıp duruyorlar diyorsunuz.
Dış güçler, dış güçler, dış güçler.
Yani sizden biriniz banyoda ayağı kayıp düşse, dış güçlerden bilecek. Bunun nasıl bir çelişki, berbat bir zihin hali, nasıl bir cehalet ve nankörlük olduğunu düşündünüz mü?
Yani bizim dincilerin Atatürk ve Cumhuriyet karşısında çok garip, çok tuhaf bir zihin halleri vardır. Hem Cumhuriyetin nimetlerini tepe tepe kullanıyor, hem de her fırsatta sövüyor, sayıyor, aşağılıyor, hakaret ediyor, inkar ediyorlar.
Fakat o övdüğü kutsadığı ve yücelttiği saltanat gerçekleşse, hilafet kılıfı altında geri gelse, hali hazırda şimdi bulundukları yetki ve makamlardan hiçbirini kullanamaz, o makamların kapısından bile içeri giremeyeceklerdir.
İnsan bu şekilde önüne serilen nimetlere karşı nasıl nankör olur, görmezlikten gelebilir?
Mesela, Osmanoğulları ailesini getirirseniz, eski sisteme ailenin üyelerini padişah, sadrazam yaparsanız, ondan sonra onlara ülkeyi teslim ederseniz, acaba bugünkü iktidar sahipleri yani Atatürk demeye bile dilleri varmayan, bir kutlama zamanı geldiğinde genellikle grip olan yahut seyahate çıkan bu yöneticilerimiz o makamlara çıkabilecekler mi? Osmanlı miadını doldurmuştu, saltanat bitmişti, hilafetin artık hiçbir işlevi kalmamıştı.
Zaten siyasi bir makam olan hilafetin tarih boyunca hiçbir zaman bir işlevi olmamıştı. Yani artık hilafet ve saltanat devri kapanmış, yerine ulus devlet temelinde yepyeni bir ülke inşa edildi.
Siyasal dincilerin Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyete karşı gelmelerinin tek bir sebebi vardır.
O da Osmanlı Devleti’nin şer’i ve İslami bir yönetim olduğunu zannetmeleridir. Halbuki aynen Şiilik gibi, Osmanlının zihnine hakim olan Sünnilik de, İslam’a ve Kur’an’a en uzak olan batıl bir dindir.
Dolayısıyla Osmanlı’nın yerine ulus bir devlet kurulmasından başka bir seçenek yoktu. Dolayısıyla Araplarla olan ilişkilerimiz ve Balkanların elimizden çıkmasından dolayı zaten ulus bir devlet kurmaktan başka bir yol bulunmuyordu. Evet, Atatürk uydurma dininize karşı soğuk ve mesafeli idi. Ama insanlara ve değer yargılarına yani halkın inanç, mizaç ve karakterine baktı.
Bu vatanın geçmişindeki koruyucu dinamiklerine baktı ve dinin olmazsa olmaz önemli bir değer olduğunu gördü.
Akıl ve mantık ekseninde bu görevi yerine getirmesi için Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu.
Aslında diyanetin Osmanlı’da bulunan şeyhul İslam makamından ayrı bir özelliği yoktu
Yani Osmanlı padişahı ferman buyururdu, örfi sultanisi onu gerçekleştirdi. Şeyhulislam’da o tahakkuk eden örfi sultaninin yani padişah buyruğunu bir fetva ile yerine getirirdi. Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nde Diyanet İşleri Başkanlığı hiçbir zaman hükümetin emrine girmedi. Diyanet her zaman Emevi-Abbasi rivayetlerinin üzerine inşa edilen Ehl-i Sünnet din adamlarının içtihatlarına göre hareket etti. Yani Diyanet, Osmanlı’da bulunan şeyhülislamlık makamından daha özgür bir yapıya sahip kılınmıştır. Şeyhülislam hiçbir zaman diyanet işleri başkanı kadar özgür yaşamadı.
Hiçbir zaman hürriyet içinde bir fetva veremedi. Sürekli olarak öldürülme korkusu içinde kelle koltukta görev yapmaya çalıştı.
Bu ülke insanı, sadece geleneksel dinin sancalarını çekmedi. Kurulduğu günden beri insanlar laikliğin de sancılarını çektiler. Yani din istismarının olduğu gibi laikliğin de ıstismar aracı olarak kullanıldığı görülmüştür.

Yazar

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu