Demet Duyuler ile Sanat Söyleşileri’nin konuğu şair, yazar Aysel YENİDOĞANAY

Sevgili okur, Demet Duyuler ile Sanat Söyleşileri köşemizin konuğu şair, yazar Aysel YENİDOĞANAY
“Yapay zekanın her alanda kullanıldığı bir dönemden geçiyoruz. Yapay zeka destekli yazarlar türedi. “Ben de yazabiliyorum” diyen yazarcıklar türedi. Eskiden “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” denirdi, şimdilerde şöyle diyebiliriz; “yapay zeka icat oldu gerçek yazarlar tarihe gömüldü”.”Aysel Yenidoğanay
Demet DUYULER: Sevgili Aysel Yenidoğanay, “ iyi ki hayat yolumuz kesişmiş, iyi ki tanımışım”
dediğim güzel insanlardan birisiniz. İnsana ve sanata bakışını bildiğim çok yönlü, üretken
bir sanatçısınız. Söz gazetesi okurları için yaşam yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz ya
da başka bir deyişle kendi dilinden Aysel Yenidoğanay kimdir?
Aysel YENİDOĞANAY: Yaşadığınız /yaşadığımız coğrafyada toplumun acılarına duyarlı bir yüreğiniz varsa buna ortak olmak için can atıyorsunuz. Bunu yazıyla, müzikle, heykelle, karikatürle, resimle, tiyatroyla, sinemayla anlatmaya ve aktarmaya çalışıyorsunuz. Ben de bu toplumun, kültüründen, kültür mozaiğinden beslenen biri olarak acıda ve sevinçte ayna görevini üstlenmiş durumundayım. Her zaman aynayı önce kendime sonra topluma tutarım. Çünkü insan önce kendine bakmalı ondan sonra yargıda karar kılmalı. Kim olduğuma gelince; akan hayatın içinde var olmaya ve çağına tanıklık etmeye çalışan bir yazar, bir anne, bir eş ve hiç büyümeyen, “yaşımın kadını değil, yüreğimin çocuğuyum” diyen, deliliğin dehasına inanan çatlak bir kadındır Aysel Yenidoğanay.
D.D: Edebiyatın sizin için anlamı nedir? Hayat- edebiyat ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?
A.Y: Edebiyat; parsellenmiş yürek coğrafyamı, kanatılmış yanımı; kadın olduğumun bilincine vardığımda üşüyen ruhumu özgür bırakıyor. Düşünü kurduğum güzel günlerin umudunu yeşertir içimde. Ve benim için edebiyat; yürekte boy veren çığlığın dildeki ağıtı, yılgın bir halkın
gülümseyişidir. Bendeki hayat-edebiyat ilişkisi Sait Faik’in “hişt hişt” sesine kulak vermektir. Çünkü; “yazmasam çıldıracaktım.”
D.D: Edebiyatla ilişkiniz nasıl başladı? Sizi yazmaya iten nedenler nelerdi?
A.Y: Ben yazmaya başladığımda ”neden yazıyorum?” sorusunu sormamıştım hiç kendime.
Böyle bir sorunun varlığından haberdar değildim. Ve bunun bir macera olduğunu bilmiyordum.
D.D: Dokuz-on yaşındaki bir çocuk neden yazar? Onu yazmaya iten nedenler ne olabilirdi?
A.Y: Şu an geriye dönüp baktığımda bu soru tüm yalınlığıyla duruyor karşımda. O yaşlarda neden yazmaya başladığımı şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Ben, insanlardan kaçmak için yazmanın gücüne sığınmışım. Evet, insanlardan kaçmak için. Kendimi sözlü olarak ifade edemediğim için. Günümüzde buna “özgüven eksikliği” diyorlar. Bu söz doğru olabilir ama altmışlı yılların sonunda özgüven eksikliğinin ne olduğunu bilmiyorduk ki. Ne psikologla ne de pedagogla tanışmıştık. Anne terliği ve baba bakışı yeterliydi kendimize gelmeye. İç içe geçmiş yaşamların hüküm sürdüğü mahallelerde, en az altı çocuklu, kalabalık aile ortamlarında büyümüştük biz. Ne okul servisimiz ne de özel arabamız vardı. Yağmur, çamur demeden, ayağımızda lastik çizmeler okula yürüyerek gidenlerdendik. Özel ilgi yoktu hiçbirimize,
şımartılmanın ne olduğunu bilmezdik. Aile içinde benim gibi çıkıntı biri olduğunda burnu kıvrılır, “icat çıkartma” denilip kıç üstü oturtulurdu. Duygusallığınız başınıza bela olur, dış dünyayla bağınızı koparır ve kendi içinize kapanırsınız. Ve günün birinde öfke patlamaları yaşarsınız. O yaşta birilerine bağırıp çağırmak, kırıp dökmek istiyorsunuz. Çocuksunuz, bunları yapacak olursanız üstüne dayak da yersiniz. Beklenmedik bir anda yazmanın gücüyle tanışırsınız. İçinizi o ak kağıtlara dökmeye başlarsınız. Ve işte ben yazmaya böyle başladım. Öfkemi, sevincimi, coşkumu yazıyordum. Kimi şiir oluyordu yazdıklarımın kimi de öykü. Bunun ayırımına varamıyordum henüz ama yazıyordum. Yazdıkça okuma gereği hissediyordum. On dört yaşıma geldiğimde Ana, Suç Ve Ceza, Yüz Yıllık Yalnızlık başucu kitaplarım olmuştu. Hem okuyor hem de yazıyordum. Ama yalnızca kendim için yazıyordum. Dışarıda bir hayat vardı ve durmadan akıyordu. Ekonomik ve siyasal alanda verilen mücadele devam ederken yoksulluk ile yoksunluk arasındaki uçurumun ayırımına varmaya başladım. Birden eylemlerin içinde buluvermişim kendimi. Hak arayanların arasında pankart taşımışım. Ve her gün not düşüyordum ajandama. Böylece günlüklerim oluşmaya başladı. Sadece bana ait yazılar. Sonradan bunun “tarihe not düşmek” olduğunu öğreniyorum. Seksenli yıllar kırılma noktasıydı. Yüreğimize postal izleri kazındı. Kayıplar, ölümler ve
de faili meçhuller soluksuz bırakıyordu beni ve benim gibileri. Birikmiş acılar çığlık olup göğüs kafesini zorluyordu. Eylemler zaman zaman sonuçsuz kalıyordu. Bir şey yapmalıydım ama ne? Ve M.Ö. söylenmiş olan “söz uçar yazı kalır” sözüne dayanarak yazdıklarımı, daha doğrusu yazacaklarımı paylaşma kararı aldım. Yaş otuz, yıl 1989 ve ben ilk olarak yerel bir gazetede “köşe yazarı” olarak başladım yazmaya…

D.D: Edebiyat dünyasında karşılaştığınız sorunlar oldu mu? Olduysa, bu sorunlarla nasıl başa çıktınız?
A.Y: Bu ülkede yazar olmak, iyi bir okur kitlesine ulaşmak açısından başlı başına bir sorun. Bir de muhalif bir yazarsanız, okur daha bir temkinli yaklaşıyor size. Bunun dışında yayınevi sorunu yaşıyor yazar. Çok tanınmamış ve çok ödüllü bir yazar değilseniz, ağzınızla kuş yakalasanız, holdingleşmiş yayınevleri kitabınızı basmıyor. Yani kitabınızın çok ve de yok satabilmesi için ya çok önemli bir ödül almanız ya da çok çok ünlü biri olmanız gerekiyor. Ne yazdığınızın önemi yok, üç günde “best seller” olur kitabınız. Ben bunu çok da sorun etmedim. Doksanlı yıllardan günümüze kadar hep küçük ve de insana değer veren yayınevleriyle çalıştım. 2020 yılından bu yana da İzan Yayınlarından
çıkıyor kitaplarım.
D.D. Kadına yönelik şiddete karşı farkındalık yaratmak adına-yazdığınız kitaplarınız hangileri ve öyküleri yazarken hangi konuları önemsediniz?
A.Y: Aslında yazdığım roman ve öykü kitaplarımın hepsi kadına yönelik şiddete karşı farkındalık üzerine kurgulanmış. Ama “kadınlar güldükçe güzelleşir dünya” sloganıyla çıktığım yolculukta ilk sırayı Başak Ve Nerve romanım alır. Şiddet gören iki kadının kesişen yolları ve ayakta durma mücadelesini anlatır. Ardından Annemin Aynası öykü kitabım gelir. On yedi kadının öyküsünü anlattım bu kitapta. Ve Çığlığıma Ses Ver nehir şiir kitabı. Şiddet gören, taciz ve tecavüze uğrayan ve öldürülen kadınların sesini yansıtmaya çalıştım. Bu kitap “keşke”lerden yola çıkarak yazıldı. Keşke Pınar Gültekin, Cemal Metin Avcı’yla hiç tanışmamış olsaydı. Keşke İpek Er, Musa Orhan’a sığınmasaydı. Keşke, Kadir Şeker tutuklanmasaydı ve onun gibiler çoğalsaydı. Keşke, sevgiye en çok ihtiyaç duydukları dönemde kızlarını öldüren babalar olmasaydı. Keşke, çocuğunun gözü önünde öldürülen anneler olmasa.
Keşke, boşanma aşamasında olan kadınlar, eski kocalarıyla son buluşmaya gitmese. Keşke erkek çocuklar anne katili olmasa… Bu keşke’ler hiç ama hiç azalmadı. Bugün bile devam ediyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyanın her yerinde yüzlerce, binlerce, milyonlarca kadın şiddet görüyor, taciz ve tecavüze uğruyor ve sonunda öldürülüyor. Şiddet gösteren erkeğin eğitimli ya da eğitimsiz olması sonucu değiştirmiyor. Bu sonucu değiştirecek tek şey, adalet kavramının kadınlardan yana işlemesidir. Kadınları koruyan bir yasa olmalı. Şiddet uygulayana ve öldürene ciddi cezai yaptırımlar uygulanmalı. Ve en önemlisi İstanbul Sözleşmesi’nin maddeleri hayata geçirilmeli. Yasalar koruyucu olmadığı sürece kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri son bulmayacaktır. Konu kadın olunca ben de mücadeleme yazarak devam edeceğim.
D.D: Toplumcu-gerçekçi edebiyat anlayışıyla eserlerini veren başarılı ve üretken yazarlarımızdansınız. Sizi bu kadar üretken ve toplumsal sorunlara karşı duyarlı kılan unsurlar nelerdir?
A.Y: Aziz Nesin’e sormuşlar: Bu kadar üretken olmanızın sırrı nedir? “ Kafadan yazdığım bir şey yok, ülkede olup biteni yazıyorum” demiş. Bunun üstüne söz söylenir mi?
D.D: Hızla gelişen ve aynı hızla ilerleyen teknoloji çağındayız. İletişim araçlarının edebiyat üzerinde etkileri olduğunu düşünüyor musunuz?
A.Y: Günümüz teknolojisi bilinçli kullanıldığında harikalar yaratıldığını görüyorum. Özellikle pandemi sürecinde teknoloji yaşamımızı kolaylaştırdı. Online eğitimden tutun da konser, müzik, tiyatro, söyleşi vb. birçok etkinliği evimize taşıdı. Bu edebiyat alanı için de geçerli. Okuyucu-yazar buluşmaları teknoloji sayesinde gerçekleşti. Beni en çok mutlu eden şey, bu iki yıllık süreçte internet kitapçısından sipariş edilen kitaplar. Bu açıdan bakıldığında edebiyat adına olumlu etkiler bıraktığına eminim. Pandemi sonrası kitap siparişlerinde düşüş olduğu söyleniyor. Bu durum okuma oranının da düştüğünü gösterir.
Sosyal medya bağımlılığının kitap okuma alışkanlığının önüne geçtiğini söyleyebiliriz. Özellikle yapay zekanın her alanda kullanıldığı bir dönemden geçiyoruz. Yapay zeka destekli yazarlar türedi. “Ben de yazabiliyorum” diyen yazarcıklar türedi. Eskiden “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” denirdi, şimdilerde şöyle diyebiliriz; “yapay zeka icat oldu gerçek yazarlar tarihe gömüldü”.
D.D: 1992-1994 yılları arasında yayınlanan Tını edebiyat dergisinin imtiyaz sahibi ve genel yayın yönetmeniydiniz. Türkiye’deki genel dergicilik hakkında neler söylersiniz?
A.Y: Yukarıda bahsettiğim gibi, teknolojinin yaşamımıza hızla girmesiyle gelişen süreçte dergi yayıncılığı can çekişiyor. Özellikle edebiyat dergisi çıkartmak ve onu abonelere ulaştırmak çok çok zorlaştı. Bir derginin posta gideri yüz lira ise bunun yıllık abone ücreti ne olmalı? Ekonomik açıdan bakıldığında derginin imtiyaz sahibinin büyük bir özveriyle bu işi üstlendiğini görürüz. Ve sanırım birçok kişi zorlaşan hayat koşulları nedeniyle dergi aboneliğini sürdüremiyor.

D.D: Türkiye’de sanat denildiği zaman ne düşünüyorsunuz? Sanatın Türkiye’nin sosyal yapısı içindeki işlevi ile ilgili düşünceleriniz neler?
“Sanat, bir duyguyu deneyimleyen kişinin onu kasıtlı olarak başkalarına aktardığı etkinliktir” der Tolstoy. Elbert Hubbard’ a göre de “Sanat bir şey değil, bir yoldur.” Ve bu yol resimdir, heykeldir, sinemadır, tiyatrodur, müziktir, edebiyattır. Bu yollardan herhangi birinde ilerleyen kişiye de sanatçı denir. Sanat, yaşamlarımızı iyileştirme gücü bulunan bir mucizedir. Mucizenin gerçekleşmesine katkı sağlayanlar da sanatçılardır. Bu gerçeklikten yola çıkarak, konuyu yazarlar ve şairler olarak ele alırsak;
Türkiye’de sanatın (edebiyat bağlamında) sosyal yapı içerisinde işlevsel olduğunu düşünmüyorum. Çünkü yazar ve şairler toplum içinde sanatçı olarak kabul görmüyorlar. Oysa bir ressam, bir heykeltıraş, bir müzisyen kadar alkışı hak ediyorlar. Yazar ve şairler yüzyıllardır toplumun aynası olmuşlardır. Ne yazık ki en çok onlar baskı görmüş ve kimi zaman da susturulmuşlar.
D.D: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz
bir şeyler var mı?
A.Y: –Sevgili Demet, bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim. Sanatla, edebiyatla harmanlanmış, çığlıklarımızın yankı bulacağı savaşsız bir dünya umuduyla uzunca şiirimden kısa bir alıntıyla noktalamak istiyorum sözlerimi:
anlamını yitirmiş her şey
susarak konuşuyoruz
toprak kokusuna hasret yüreğimiz
bahar gözlü çocukları susuyoruz
yıkımlar üzerine inşa ettiğimiz
parsellenmiş hayalleri susuyoruz
çığlığımız bize yabancı
çürümüş yaşamları susuyoruz
KAÇAK SEVDA
Tek tek atan iri yağmur taneleri altında ıslanmanın tadını çıkararak el ele adımlıyoruz kaldırımları. Derzi çatlamış parke taşlarına bastıkça çamurlu sular doluyor paçalarımıza. Kahkahalarımız gecenin duvarlarına çarpıp boş caddede yankılanıyor. Pembe renkli parke taşların üzerinde çocukluğumuzun izlerini sürerek sek sek oyununu sürdürüyoruz.
Palmiyelerin dal uçlarında biriken yağmur damlaları, sokak lambalarının ışığını emerek renk topuna dönüşüyor. “Gökkuşağı bu. Hadi altından geçelim. Tut dileğini” diyerek çığlık atıyorum ona sarılarak. Çığlığım tedirgin uykulardaki kumruları ürkütüyor. Kahkahalarımızı içimizde büyütüyoruz bu kez. Hızlanan yağmura aldırmadan bir türkü tutturarak devam ediyoruz serseri yürüyüşümüze.
“Beni buralarda arama anne
Kapıda adımı, adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne/ ağlama” *
Dışarıdan bakıldığında kaçak aşıkları andırıyorduk. Gidecek bir evi, yakın bir arkadaşı, akrabası, cebinde parası olmayan iki kaçak.
Kaçak aşıklar değildik ama sevdamız, sevdalandığımız yaşam biçimi kaçaktı. Bu saatte ne bir akrabanın ne de bir arkadaşın evine gidebilirdik. Kendi evimiz bile yasak. Bizden önce birileri işgal etmiştir orayı.
Arama emrinin olup olmamasının ne önemi var. Mimli evlerin devlet tarafından sınırsız aranma yetkisi vardır. Size dayatılan suçun bedelini ödeyip özgürlüğe kavuştuğunuzu sandığınız an kursağınızda kalır sevinciniz. Sevgilinizle sarmaş dolaş, sevişmenin tam ortasında olmanız bir şeyi değiştirmez. Doyum noktasına erişmek üzereyken attığınız çığlığın, zevkten değil de kapının yıkılırcasına vurulmasıyla yarım kalmışlığın kasıklara vuran sancısından olduğunu daha sonra anlayacaksınız. Her kuraklığın ardından yeniden yeşereceğinizi bilmenin inancıyla, yağmurun peşi sıra adımlarsınız sevdalandığınız yaşamı…
*Nevzat Çelik/Şafak Türküsü’nden



